![]() |
|
Spaces home Ahmet's spacePhotosProfileFriendsMore ![]() | ![]() |
|
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Ahmet's spaceJune 21 (35)Neydi O Ses! 3.Bölüm Levent kaçıp kurtulmak istemişti o mağaradan; fakat bu mümkün değildi. İçerisi aydınlıktı; ama çıkış yolu yoktu. Belki de o dev yaratık kapatmıştı bütün çıkış yollarını. Levent çaresizdi, ne yapabilirdi, çok büyük bir bunalım içindeydi. Annesini, her zaman kavga ettiği kardeşini çok özlemişti. Annesinin sabah erkenden gelip Levent’i uyandırmasını, okulda öğretmeninin her zaman Levent’e soru sormasını, her şeyi: sevmediği şeyleri bile çok özlemişti. Eğer buradan kurtulursa neler yapardı. Artık iyi bir insan olmaya karar verir miydi yoksa yine aynı bildiğimiz Levent mi olurdu, hiç değişmeyecek miydi?
* * * * *
Levent artık kendine gelmişti. O sesi, o çok korktuğu, ilk önce duyduğunda çok irkildiği sesi tekrar duymuştu. O yaratık geliyordu. Levent’i bekleyen sürprizleri olacaktı beklide. Bu üçayaklı, kocaman gözleri olan ilginç yaratık görünüvermişti birden bire…
* * * * *
Hayatta bazı şeylerin sonunu beklerken geçmez o anlar. Mesela çok sevdiğimiz birisi gelecektir. Ertesi gün sabah geleceğini varsayalım; uyuyamayız ya da geçmez o gece… Bir de bunun tam tersini düşünelim. İdama mahkûm olmuşuz yarın sabah son duamızı yapacağız. İşte o zaman… O anlar nasıl geçer ya da geçmez… Levent’in durumu daha çok bu ikincisine benziyordu. Fakat nerden bilebilirdi sonradan Levent o yaratığı çok sevdiği bir insan gibi beklemeye başlayacağını…
* * * * *
Levent,17 yaşında lise öğrencisiydi. Sınıfında ve mahalledeki arkadaşları tarafından çok sevilmezdi. Bu yüzden kendisini sürekli yalnız hissederdi. Aslında kendince o iyi bir insandı; ama insanlarla bir türlü iyi iletişimde bulunamıyor; bir bakıma kendini ifade edemiyordu. Onun için işler hiç yolunda gitmiyor hep terslikler onu buluyordu. Babası yıllar önce, o daha çok küçükken ölmüştü. Baba sevgisinden ve terbiyesinden mahrum Levent kendine bir idol, bir örnek insan arıyordu hayatta; fakat o insan kim olacaktı belli değildi. Daha 17 yaşında olmasına rağmen Leventte büyük bir insanda olan bir olgunluk vardı. İnsanları; özellikle de annesini çok şaşırtırdı. Çok iyi, terbiyeli, sorunsuz bir çocuk gibi gözükür bir akşam okul dönüşü üzeri paramparça olmuş ve eli yüzü kan içinde okuldan dönerdi. Nedeni sorulduğunda da konuşmazdı Levent… Annesinin ne oldu oğlum sorusuna yanıtı’’Bir şey yok’’,olurdu. Sonra hemen odasına gider kapıyı kilitler ve orada saatlerce tek başına kalırdı. Levent paylaşmıyordu sorunlarını; içine attıkça büyüyor büyüyordu. Artık bir gün Levent patlayacaktı. Fakat Levent yalnızdı. Bizlerde aslında birer Levent değil miyiz; ne sırlarımız var kim bilir paylaşamadığımız. En yakın dostlarımızla bile paylaştıklarımızın dışında kalanlarla; paylaşamadıklarımızla biz yine yalnızız. İnsan dünyaya gelirken de yalnız değil mi zaten? Yalnız kalmak Levent’in hoşuna gidiyordu aslında. Belki de kendi odasına kapandığında annesinin birkaç kez kapıyı açması için bağırmasından başka ona kimse bir şey söylemiyordu, karışmıyordu. İşte Levent yalnızlık psikolojisine alışmıştı ve sürü psikolojisi ona göre değildi ya da toplum içinde kendini tam olarak muhtemelen bu yüzden ifade edemiyordu. O,yalnızlığı çok seven Levent şimdi mağarada ıssız bir yerde yalnızdı işte… Ama bu çok kötü bir yalnızlıktı, tek tesellisi o yaratığın gözlerindeki şefkat ve merhamet izleriydi. Levent ona dostum, demek istiyordu ve okulda öğrendiği en son İngilizce kelime olan ortak, müttefik, dost, arkadaş anlamına gelen "Ally" ismini ona vermek istiyordu. Artık o Ally idi. Belki de hayatında bulamadığı arkadaşını yalnızlığını gidereceği arkadaşını bulmuştu, aslında Ally’ de yalnız idi. Tencere yuvarlanır kapağını işte böyle bulurdu. Hayatta bu anlamda sabırlı olmamız gerekiyor. Tencereysek kapağımızı bulacağızdır, kapaksak ta yuvarlanıp gezip dolaşıp o tenceremize kapanacağızdır. Önemli olan sabredip doğru zamanda, doğru tencereyi ya da kapağı bulabilmektir. Yanlış tencere ya da kapağı kendimizin sanıp hemen gidip onla bütünleşmekse çok korkunç ve çok acınası bir durum olur…
* * * * *
Ahmet Demir 2006 June 05 (34)-Neydi O Ses! 2.Bölüm Hayatta birçok korkularımız vardır. Korkularımızdan değil; bir gün onlarla yüzleşmekten korkarız. Neden korkarız, korkunun kaynağı nedir? Herkes korkar mı? Korkma duyusu insandan kaldırılabilir mi? Eğer öyle olsaydı ister miydi insan korkusuz olmayı? Tabi ki isteriz ama yeri geldiğinde, gerektiğinde korkularımızla yüzleşmeyi bilmeliyiz. İçimizde var olan bazı duygulardan birisi de korkma duygusudur. Bu duyguların körelip paslanmaması için onları sürekli aktif halde tutmalıyız. Ortalama aylık ya da iki ayda bir korku filmi izlemeliyiz bence... Zamanla insanı onlarda korkutmaz oluyor. Şu da bir gerçek ki bazıları korkuyla vahşeti karıştırıyorlar. Vahşet üzerine olanları bir kenara bırakıyorum. Sadist bir insan onlardan zevk alabilir ama korku duygusu onda vardır halen. Gecenin bir yarısı evine dalgın bir halde gelirken duvarın köşesine saklanıp ta tam o bizim sadist geçerken’’Böh’’diye bir bağırsanız o da korkar ve irkilir. İşte korku filmlerinin temel konsepti budur. Aniden bir yaratık çıkar ortaya ve tuhaf bir ses çıkarır biz de korkarız. * * * * *
Levent aniden kendini bir çukurun içinde bulur. Devasa bir yaratık onu karşılamaktadır; o sesi en şiddetli haliyle ondan duymuştur, tüm bedeni sarsılır; kulakları da neredeyse sağır olmuştur. Levent artık bilincini tamamen kaybetmek üzeredir. Boyu iki metreye yakın, üçayağı olan, kocaman gözleri olan ilk bakışta insana çok kötü bir bakış fırlatan; fakat içine iyice bakıldığında gözlerinde bazı insanlarda olmayan bir şefkat, acıma ve ait olma duygusu görülen bu yaratığa misafirdir artık Levent…
* * * * *
Levent kendine geldiğinde neler olduğunu anlamaya çalışır. Nerede olduğunu, niçin olduğunu bir kez daha düşünür; hatta sormak ister birilerine ama kimse yoktur yanında… O devasa şeyde... Belki yeni kurbanlarını aramak için ava mı çıkmıştır bizimki? Levent annesini, kardeşini, yıllar önce kaybettiği; ama neden öldüğünü bilmediği babasını hatırlar. Artık bilinci biraz daha yerine gelmiştir. Önce sevdiklerini hatırlamıştır daha sonra çok acıktığını hisseder. Aslında susamıştır da… Kulaklarındaki uğultu geçmiştir. Susadığını hatırlar, artık biraz daha iyi işitmeye başlayan kulaklarıyla su sesi duymuştur. Yoksa bir mağarada mıdır, rüyada mıdır? Eriyen karların suları akmaktadır yavaş yavaş. Levent yattığı yerden doğrulmak ister; fakat ayaklarında bir acı hisseder. Sabaha kadar soğukta kaldığından vücudu beklide donmuştur. Fakat o devasa yaratık Levent’i korumuştur donmaktan, sarıp sarmalamıştır da Levent’in haberi yoktur bundan… Sarmıştı Levent’i o yaratık, kollarının altına almıştı bütün şefkatiyle…
Ahmet Demir-2006
* * * * * May 29 (33) Neydi O Ses! 1.Bölüm1.Bölüm
O yıl kış erken gelmişti; hemencecik daha Kasım’ın 5‘inde ortalık beyaz örtüye bürünüvermişti. ***** Vakit hayli ilerlemişti; gecenin bir yarısı saat 2.00’ye geliyordu. Levent kasabanın çarşısı olarak bilinen 3–5 dükkânın, belediye binasının, tarihi okulun ve bir de Selçuklulardan kalma bir han’ın olduğu meydandan geçtikten sonra karanlığa dalıverdi birden… O sokakta o gece lambalar yanmıyordu. Ama yerler karla kaplı olduğundan gene de beyazlık vardı azda olsa sokağı aydınlatacak kadar… Ortalıkta hiç kimseler yoktu birkaç sokak köpeğinden başka, tabi hiç ses, seda da yok… En azından şimdilik… Neden sonra tuhaf bir ses ki Levent’in daha önce gördüğü ya da duyduğu hiçbir canlınınkine benzemeyen bir ses işitildi gecenin karanlığı ve yalnızlığında… Gecenin bir yarısında Levent kasabanın ormana bakan mahallesinin en uç sokağında evlerin bittiği ormanın başladığı yerde anlam vermeye çalışıyor bu sese, irkiliyor, şaşırıyor, kızıyor kendi kendine neden gittin o vakitte diye… Bir an rüyada olup olmadığını sorguluyor; yerden bir avuç kar alıp yüzüne ve vücudunun sıcak bölgesine-sırtına-sürüyor buz gibi su geliyor. Tam rüyada değilim diye mırıldanırken o ses tekrar geliyor… Geliyor ama nereden? Niçin geliyor o ses? Nereden geliyor? Neden Levent’e geliyor? Neden Levent gecenin bir yarısında orada, ne işi var orada? En önemlisi de o ses ne? Kurt sesi değil, insan sesi mi? Hiç değil. ***** Ahmet Demir 2006
Bu günlerde sınavlar dolayısıyla çok yoğun olduğumdan bu alanda yazamıyorum. Temmuz ayının ilk haftasına kadar daha önceden yazmış olduğum bir hikayeyi bölümler halinde sizlerle paylaşıyorum... May 03 (32)Bizimkiler ve DiğerleriNeyi niçin yapıyorum neden burdayım
Eğer bunları cevaplayabiliyorsam ben varım
Eğer bilmiyorsam ne yaptığımı attığım adımımı
Sonra sorarlar bana bunun hesabını
Uyanırsan bir güne yine aynen bir önceki gibi
Karanlıktır o zaman senin için gözükmez dibi
Sonra pişman olursun yanarsın vay haline
Hiç bir şey yoktur geçmez ki eline
Sahip olamazsan hele bir de diline
Başına ne belalar gelir ama nafile
Geçmiştir bir kere Bor'un pazarı
Eğer varsa bir eşeğin sürersin Niğde'ye
Ama yoksa bir eşeğin ve eğer sensen eşek
O zaman bir oraya bir buraya gezinirsin
İşlerine son dakikada yetişirsin
Ah akılsız başın ah,ezilirsin sen ezilirsin!
Birisi çıkar oradan ben demiştim der
Yangına körükle gider bizimkiler
Seyre bakmayı çok severler
İş başa düşünce ortalıktan çeker giderler
Lafa gelince -susabilmeyi öğrenmek dışında- çok bilirler
Sorsan kendilerine bizim de ağzımız var derler!
Ah bizimkiler,öğrenecekler bir gün öğrenecekler
Ne zaman ama önceden de derdik bizimkiler adam olur bizimkiler diye
Diye diye dilimizde tüy bitti,ama onlarınki de inat mı inat
Ahmet der yine de onlara inat: İnanmazsan bu sözlerimi oku da sonra at...
Not:Hiç sevemeden yazdığım bir şey.Bir kaç dakika içinde yazdığım bir karalama...Burası için çok kalitesiz...İstemeden böyle oldu...Daha içi dolu olabilirdi...
Bu günlerde kısıtlı zamanlarda ancak bu kadar mı oluyor ne!Ben de var bir şeyler...Ah eski ben neredesin.Ona soruyorum..Sahi ben nerdeyim ve nereye gidiyorum? 3 Mayıs 2008 Ahmet Demir
April 11 (31)MEVSİM İLKBAHARMEVSİM İLKBAHAR Çok eskiden Benim annem genç bir kadınken Bizim oralarda menekşeler açardı, Biz yazı beklerken Mevsim ilkbahar olurdu Ortalık yemyeşil… İçimi bir mutluluk kaplardı Ben daha çocukken
Büyüyünce ben Mevsimler değişiverdi birden Bazen kar yağdı; Bazen güneş doğdu aniden Hele âşık olduğum zamanlarda ben İçimi bir sıcaklık kaplardı hepten
Karlar yağmazdı hiç gönlüme Yüzüm de gülerdi hep aşktan sevgiden Şimdi dışarıda mevsim ilkbahar Bende bazen güneş; Bazen kar var
Geçenlerde yine geldi bahar Karlar eridi; Sardı beni sevdalar Unutmaya çalışırken onu Bir baktım ki Karşımda yine o var
Aman Allah’ım o da kim Rüya mı görüyorum neyim! Evet, doğru O karşımdaki çok sevdiğim Ya yine giderse buralardan Onsuz hayatı ben neylerim
Ahmet Demir 10 Nisan 2008 February 17 (30)Popüler Kültür,Nereye Gidiyoruz?Popüler kültür denen şey nasıl bir şey, nasıl bir kültür ise bizi sarıp sarmalamış. İnsanlar küçücük boyuttaki videoları izlemeye başlamış saatlerce. Farklı bir amaca hizmet etmek için tasarlanmış bir site de insanlar eski arkadaşlarını bulduklarını gerekçe göstererek saatlerce oralarda takılıp kalır olmuşlar. O kadar gömülmüş ve kendini o kadar kaptırmış ki insan o ekrana hani derler ya dünya yıkılsa duymayacak. Küçücük çocuklar vahşet, şiddet, küfür içeren oyunların içinde çocukluk dönemlerini geçirmek ve geliştirmek çabası içindeler. Sayılamayacak kadar özel televizyon kanalları. Smart’ı, Digitürk’ü şusu, busu... Globalleşelim, dünya vatandaşı olalım derken Türkiye vatandaşı olduğumuzu, bizim yaşamadığımız geçmişimizi, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı; Fatihleri, Mustafa Kemalleri unutmuş msnlere ruhumuzu yapıştırmış vadiler içinde "Lost" olmuşuz... İki, üç tane hattımız ve telefonumuz olmuş. Telefonlar yokken yanımızda kendimizi yaşamıyor sayar hale gelmişiz. Doğadan, doğallıktan kopup yapay, gürültülü, insanı strese sokan yerlerde; yapay insanlar haline gelmişiz. Aslımızı unutup, toprağa değil taşa, betona, cama gömülmüşüz. Takım fanatizmini o kadar abartmışız ki takımımız kaybedince ertesi gün işe gitmekten çekinir hale gelmişiz. Tüketim hat safhaya ulaşmış. Varlıklı olan insanların istediği şeyleri istedikleri kadar tüketebildiklerini ve buna haklarının olduğunu anlayabiliyorum; ama hiçbir şey üretmeden tüketmek. Aşklarımız da bir sahte olmuş. Hoş gözükmüşüz sevgiliye onu elde edene kadar; sonra ona ilgiyi azaltır hale gelmişiz nasılsa benim diye. Kuş yuvadan uçup gidince de birden pişmanlık duygusuna sarılmış çok pişman olmuşuz. Allah Allah… Sevgiliyi aldatmak moda olmuş. Bir tek kendimizi akıllı ve insan zannetmişiz, egoizm o kadar şiddetli hale gelmiş ki, abartılı iltifatlardan hoşlanır hale gelmişiz. Şekilcilik almış başını yürümüş. Gerçekte olduğumuz gibi olamamışız bir türlü hep birilerine özenmişiz. Lise yaşlarındaki çocuklar şekilci mafya babalarına özenip onlar gibi giyinmeye, racon falan kesmeye başlamışlar. Takip ettiğimiz dizilerin saatleri geldiğinde hayat durur olmuş; sevdiğimiz insanların gerçekten nasıl oldukları ve onların duygu ve düşünceleri önemsiz hale gelmiş. Meslek sahibi olmuş insanlar, bir vicdana sahip olmadıkları için onun sesini dinleyemez olmuşlar.”Dostlar alışverişte görsün” mantığı almış başını gitmiş. Devlet dairesindekiler masa başında uyuklarlarken okulda öğrenciler kitabın arasından rujunu çıkarıp hoca tahtada ders anlatırken onunla süslenme gayreti içinde olur olmuş… Öğretmenler yıllardır(20 yıldır) çalışıyor olmaktan sıkılmışlar, mezarda emekli olmayı istemedikleri için emekliliğe meslek hayatının son 5 senesinde kafadan başlar olmuşlar. “Adamın birisi bir araba almış, araba dökülüyormuş gerçekten.Yani asıl ses çıkması gereken kornasından başka her tarafından ses geliyormuş.Sonra geri götürmüş aldığı yere,bu arabanın kornasından başka her yerinden ses geliyor demiş”.Bizim halimiz biraz öyle oldu artık galiba… Şunu canı gönülden diliyorum ki yukarıda sıraladıklarım tamamen ütopik, hayal ürünü, gerçeği yansıtmayan şeyler olsaydı keşke. Ya da o yazdıklarımda yanılıyor olmayı o kadar istiyorum ki… Yanıldığım noktalar varsa lütfen bana bildirin… Yukarıda saydığımız sınıflara dâhil olmayan istisnalar kaideyi bozmayacaktır tabi ki… Ama milyonların yanında birkaç tane olursa ona istisna desek te sözden öteye gitmeyecektir… Yine de iyi olanı alkışlamayı ve bükemediğimiz bileği de öpmeyi biliriz.
Ahmet Demir 17 Şubat 2008/Pazar
Sevgilerimle… February 09 (29)-Galatasaray-Manisaspor(Bir Futbol Yorumu) 09.02.2008Müthiş bir lig maçı izledik.Tam 9 golün atılmış olması ve sahadaki mücadele sebebiyle takımlarını desteklemek için tribünleri tıklım tıklım dolduran Galatasaray taraftarı gerçek anlamda futbola doydu.Gollerin ve pozisyonların fazlalığından seyirciler maçı ayakta izlediler.Sürekli heyecan ve pozisyon vardı.Galatasaray'ın futbolu gerçekten zevk veriyor.Bugün maçın ilk dakikasından itibaren kendi oyununu rakibe kabul ettirmeye çalışan,kendi oynadığı gibi rakibi oynatmayan;tam saha pres yapan bir Galatasaray vardı.Manisaspor genelde hucüma çıkmakta zorlandı.Sonuçta 3 gol buldular.Gollerin ikisi Selçuktan geldi ve gerçekten mükemmel gollerdi.Pazar günü Fenerbahçe maçında Alex'e nefes aldırmayan Mehmet Topal neden Selçukla bire bir oynamadı diye sormak istiyorum!Çünkü Selçuk gibi rakip takımın kilit oyuncuları maç boyunca özel önlem alınması gereken oyunculardır.Bu Galatasaray'ın Nonda'sı eksik,Song Afrika kupasında;uzun zamandır sakat olan Lincoln ve Ayhan klübede...Yeni transfer Barusso daha gelmedi.Buna rağmen 11 yerli oyuncusuyla Galatasaray yabancı oyuncu sayısında ısrar edenlere cevap ta verdi aslında...Orkun Rafael'in müthiş bir şutunu çıkardı;ama sahadaki en şanssız adamdı.Kalesinde 3 gol görmesi hele Selçuk'un ayağından gelen iki güzel gol Orkun'un moralini bozdu.Biraz da olsa düşündürdü beni 3 gün sonra oynanacak Leverkusen maçı öncesinde...Bunun yanında Serkan Çalık'ın dışında Galatasaray takım olarak çok iyi oynadı.Yıllanmış şarap gibi Hakan Şükür attığı üç golle neden önemli bir oyuncu olduğunu ve sahada olması gerektiğini bir kez daha kanıtladı.Yıllar önceki Hakan Şükürle bugünkü Hakan Şükür arasında hiç fark yok gibiydi.Bunun yanında takımına gerçek anlamda kaptanlık yaptı.Ümüt Karan yapması gerekeni yaptı yani ondan beklenen şeyi:gol.Barış bitmek bilmeyen enerjisiyle daha 7.dakikada Hakan Şükür'ün indirdiği topa sol ayağıyla yaptığı sert ve düzgün vuruşla Galatasaray'ın rakibi üzerine kabus gibi çökmesinde ilk hamleyi yapan oyuncuydu.Golden hemen sonra bu kez Hakan Şükür'e asist yaparak kralın golle buluşmasını sağladı.Galatasaray'ın sağ kanadı müthiç çalıştı.Uğur Uçar o koridoru boydan boya kullandı.Serkan Çalık beklenenin tersine tutuk gözükmesine rağmen Uğur ve zaman zaman da ön liberoda Barış'ın o bölgeye deplase olmasıyla Manisa sol beki zor anlar yaşadı.Yine aynı Barış ceza sahasında düşürüldü.Ciddi ve otoriter hakem Bünyamin Gezer penaltı noktasını gösterdi.Arda daha 27.dakika da skoru 3-0 yaptı.Sonra Galatasaray oyun disiplinini bozmadan aynı şekilde oynamaya çalıştı.Manisaspor'da bu dakikadan sonra devre sonuna kadar biraz daha toparlanmaya çalıştı.İkinci yarıda taraftar Lincoln'ü sahada görmek istiyordu.Ama hoca biraz daha beklemeyi yeğledi.Aslında Serkan'ın yerine hemen oyuna alabilirdi.İkinci yarı başlarken kaptan Hakan Şükür arkadaşlarını yanına alarak galibiyet yemini etti;daha doğrusu ilk yarıdaki futbolu devam ettirmek için arkadaşlarıyla kenetlendi.47.dakikada bunu ıspatlarcasını Arda'ın Ümit Karan'la oynaması;Ümit'inde arka direkte Hakan'ı görmesiyle topun Manisaspor ağlarının tavanına asılması bir oldu.Skor 4-0.Maçı izleyenlerin aklının bir kenarından tarihi fark geçerken Selçuk'un müthiş şutu bir üst direğe bir aşağıya serseri mayın gibi çarpıp ağlarla buluştu,Orkun'un son bir hamlesi yetersizdi.Manisasporlu oyuncular buldukları bu güzel golle biraz olsun üzerlerinden baskıyı atmış gibi gözüktüler.Ne varki Manisaspor'un golünden hemen sonra defansın arkasına atılan uzun topla Ümit Karan ben de golcüyüm dedi ve farkı dörde çıkardı.Selçuk attığı ilk golü beğenmiş olacak ki bir kez daha kaleyi yokladı uzaktan ve gol yağmuru Selçuk'un ikinci mükemmel golüyle; Orkun'a çarpıp ağlarla buluşan topla devam etti ve birden skor 5-2 oldu.68.dakikada geçen hafta 3 gol atan Burak'ın golüyle fark ikiye indi.Maçı izleyenler bir an tereddüt geçirdiler;çünkü çok rahat giden bir maçta rakip ardı ardına goller buluyordu.Galatasaray'ın Ali Sami Yen'de hangi takım olursa olsun 3 gol yemesi bana göre fazladır her ne kadar futbolda her şey olsa da...Taraftarın Lincoln,Lincoln sesleri Kalli tarafından da duyulmuş olacak ki oyunda kaldığı süre içinde etkisiz gözüken genç yetenek oyundan alındı.Oysa o Serkan Çalık geçen hafta Brezilyalı oyuncuları izlemeye gelen ünlü Brezilyalı eski futbolcu Dunga tarafından övgüye layık görülmüştü.Lincoln oyuna girdikten sonra sert faullere maruz kaldı.Sakatlıktan yeni kurtulan oyuncu için bu durum fiziksel ve psikolojik açıdan bir tehdit ve risk taşımakta idi.Sonra sağ kanattan Lincoln çok güzel bir korner kullandı,topu tam Hakan Şükür'ün kafasına kesti,kral affedermi,yazdı tabi ve hat-trick yaptı.Skor da 6-3 olmuştu çoktan...Bunun dışında Mehmet Topal günden güne daha iyiye gidiyor.Sahanın en iyilerinden biriydi bence.Ayrıca yeni transfer Emre;Servet ve Uğurla Volkan defansın hepsi genelde sırıtmadılar.Arda zaten yetenekli bir oyuncu ve yine yapacağını yaptı.İyi bir penaltı kullandı ve gollerde rolleri vardı.
Sonuç olarak Galatasaray iyi yolda,güzel bir lig maçı izledik.Zevk ve kalite açısından Türkiye standartlarının üzerinde bir karşılaşmaydı bu maç.Umarım Leverkusen ile oynanacak maçta da Galatasaray güzel futbol ve goller izletir bizlere...Eski günlerde ki gibi Avupada da yeniden başarılar elde eder.Türk milleti olarak buna gerçekten çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
>>
Bir de spor yazarlığı denemesi yaptım.Umarım ilgili olanlar beğenir...:)
Hayatta aşk-meşk;fakir-fukara hepsi var.Futbol da varmış;ama benim için bundan sonra bir süreliğine çok yoğun olarak var olmayacak gibi gözüküyor.Bundan önce yağan kardan bahsetmiştim bir şiirle.Şimdi de sahadaki gol yağmurundan; belki bundan sonra yüreklerde kopan bir fırtınadan bahsetmek payımıza düşer.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak dileklerimle:)<<
9 Şubat 2008 Pazar / Ahmet Demir
January 22 (28)FAKİR AMA GURURLUDışarıda kar yağar; kaplar kaldırımları Kimi sevinçli kimi buruk; izler yağan karları Hayat bir hava atmaktır; giyer en pahalı botları Kimi garibandır yoktur botları; işte bu yüzden ıslanır ayakları
Korkarak basar yerlere, diken üstünde yürür gibi Yaşamak bir savaştır, yalnızdır yoktur hayatında biri Ölülerden korkar kimileri; onun kaygısı karşısındaki diri Ekmeği bilmem kaça böler; olamaz onun lokmaları iri
Yutkunur, boğazına dizilir yerken yemekleri Bazen bir köpekle paylaşır; çok ta sever kedileri Lüks bir restoranda değildir masası rezerveli Nereyi bulsa onundur; karışır gecesine gündüzleri
Fakirdir biliyordur; ama bir o kadar da gururlu Hayat ona yamuk yapar; ancak o hep umutlu Bir gün roller değişir belki; bırakır seyirci koltuğunu Alır hayatı hükmeder; sonra bakarsın olmuş o da mutlu Ahmet Demir 14.01.2008 December 26 (27)-Siyaset&Para-Ne Alakası Var.(Neredeyse Hiç Alakası YokJ)Uzun zamandır bir şeyler yazmıyorum. Tabi ki kendimce yazıyorum; ama bu alanda yayınlamıyordum. Bunun nedeni de son zamanlarda çok hoş olmayan şeylerin yaşanmış olmasıydı belki de… Gündeme ilişkin şeyler yazmak konuşmak istemiyorum; çünkü çevremizde maalesef diğerlerinin görüşlerine saygılı olmayı öğrenemeyen insanlar var. Bu şartlarda it ile dalaşmak yerine çalıyı dolaşmayı tercih ediyorum. Siyasi konularda bir şeyler yazmak her zaman insanın karşısında muhalifler olmasını gerektiriyor ya da başka bir deyişle sizinle aynı düşünmeyen insanlar düşmanınız oluveriyor.Bir de sanki taban tabana her şeyle zıtmış gibi davranılmaya başlanıyor; oysa o insanla o kadar ortak paydanız var ki aranızda.…Nedense onlar es geçiliyor…İşte dediğim gibi hal böyle olunca onlar görmezlikten geliniyor ve hep zıtlıklar, karşıtlıklar söz konusu ediliyor. Doğal olarak bu da beni rahatsız ediyor. Siyasetten çok ta anladığım söylenemez; ayrıca anlamak ta istemiyorum; çünkü gerçekten çok zor ve pislik bir uğraş. Yalan söylemek gerekiyor, bir de yürek işi bu. Eğer siz korkak bir adamsanız orada olmayın lütfen. Korkak değilim:)Ancak şimdilik siyasetle işim olacağını düşünmüyorum... Siyasetçi adam hem sadece kendini de düşünmemeli, yalnızca vatandaşları da. Çok yönlü olmalı, kafasında kırk tilki dolaşmalı; ama hiç birinin kuyruğu bir diğerine değmemeli… Güzel yanları da vardır mutlaka; ancak projeleri olan, ileri görüşlü insanlar uğraştığı sürece bu böyledir. Koltuk sevdalısı bir sürü insan, hiçbir şey üretmeden orada öylece oturup maaşlarını alıyorlar. Sonra çekip gidiyorlar… *****
Yüzyıllar önce Lidyalılar bulmuş parayı… Parayı,“madenden ve kâğıttan olan,alışverişlerde belirli bir değeri olan, karşılığında mal alınan bir maddedir” diye tanımlamak eksik olsa da sanırım bu şekilde tanımlayabiliriz... Uğrunda mücadeleler verilen bir madde. Bazılarında çok olan bazılarında az… Hemen Merhum Nasreddin Hocamızın bir fıkrası aklıma geldi burada… Çocuklar ceviz paylaşmaya çalışıyorlarmış; fakat bir türlü paylaşamamışlar, aralarında münakaşa olmuş… O sırada bizim Hoca oradan geçiyormuş. Çocuklar “hocam cevizleri paylaştırır mısınız”, diye sormuşlar. Hoca merhum: “Kulların adaleti gibi mi olsun; yoksa Allahın ki gibi mi” diye sormuş. Çocuklar bunun üzerine Allahın büyüklüğüne istinaden Allahın adaleti gibi olsun, ona göre paylaştırın demişler. Bunun üzerine Nasreddin Hocamız çocukların kimine 10 kimine 5 kimine 1 kimine de hiç ceviz vermemiş. Çocuklar şaşkınlıkla sormuşlar. Bunun üzerine hoca Allah böyle dağıtmıyor mu? Kimine çok veriyor, kimine az, kimine de hiç vermiyor demiş… İşte böyle… Evet, biliyoruz para çok değerli bir entite; ama onun her insanda farklı şekilde şekillendiğini görüyoruz. Bazıları ona tapıyor sanki… İnsanın hayatı ona endeksli… Bazıları için o olmasa da olur, yani az ama yeterli… Yeter ki sağlıklı, mutlu-huzurlu olalım; kuru yavan, acı soğan olur gider diyorlar…Önceleri ben de öyle düşünenlerdendim;ama artık parayı önemsiyorumJNedeni de hayatta yapmamız gereken,yaptığımızda,sahip olduğumuzda mutlu olduğumuz şeylere ulaşmak adına para lazım bana…Mesela çok sevdiğim bir şehir vardır,benden uzaklarda onu görmek isterim;fakat param yoksa gidemem.Ya da sevdiğim insan(lar) on(lar)ı/u görmek isteyebilirim.Bunu gerçekten çok arzularım,parasız olmaz.Hep rüyalarda görmekten bıkıyorum artık ben…Şimdi diyeceksiniz ki ulen millet açlıktan para derdine yanıyor sen de keyfinin sevdasındasın.Evet bu doğru öyle diyenlere katılıyorum.Fakat maksat olaya biraz derinlik katmak ve değişik pencereden aynı şeye bakıp farklı bir şeyi görebilmeye çalışmak…Bir de siz bakın bakalım neler görebileceksiniz?
October 19 (26)26-Eskişehir26.yazımı yazarken Eskişehir geldi aklıma…26-Eskişehir. Ülkemiz standartlarına baktığımızda gerçekten hoş bir şehir.3 yıldır bu şehirdeyim. Hep sevdim ben onu. Hiç şikâyetçi olmadım. Aslında çok fazla şey yok hayatımda şikâyet ettiğim. Genelde şanslı olduğumu düşünmüşümdür. Çok daha fazlasına sahip olmak istediğim zamanlarda oldu; ama ben sahip olabildiklerime, benim diyebildiklerime sarıldım her şeyimle, yüreğimle, duygularımla, fikrimle… Bu yıl bu şehirde son yılım. Burada 4 yıl kalmış olacağım kesin; fakat ben bu süreyi daha da uzatmak isterim. Evet, bir şehir… Anlamlıdır insan için… Orada yaşanmışlıklar, sonunda özlemiyle anılacaklar vardır. Yüreğiniz bu sevimli şehirde atıyor olabilir; ancak bunun yanında onun için atan yada kendileri için atan yürekler vardır.Kimileri daha yakınlarda atabilmek için kaderden torpil beklerler;fakat o da sanki inadına yapar gibi bunu size vermez ve ayrı yerlerde aynı duygularla atan yürekler zamanla ayrı duygular için de atmak zorunda kalıverirler.Olmazsa olmazlarımız vardır hayatımızda…Aslında onsuz/onlarsız da nefes alıp verebiliriz.Tabi yaşamak denirse buna…Ekmek,su gibi elzem saydığımız soyut duyguları kaybetmek insanı daha az bir insan gibi yapıyor.Fakat üzerinden biraz zaman geçtikten sonra insan,gerçekten aynaya baktığında doğru şeyi görebiliyor.Burada “farkındalık” ortaya çıkıyor.İşte o zaman ben olduğunu zanneden insan kendinden de şüphelenip benin içindeki onları,şunları da anımsıyor.Bir insanın içindeki diğer insanlar kendi aralarında kavga etmeye başlıyorlar daha sonra…Aslında olan yine tek insana yani bana oluyor.Egolarını tatmin etmek için yola çıktığının farkında sonradan da varmış olan insan öze döndüğünde yine egosu,benliği içinde ezilip gidiyor.Kendini kendinden çıkarmak gibi bir şey hani.Neye yarar ki bu.İnsan kendisi kendi olmayınca.Değil çıkarmak,istersen topla…Kendim+kendim=0 olabilir bazen. Böyle olduğunu hissettiğinde insan ne yapabilir ki… Başına mı dönmelidir yolun? Yıllardır taşlı, dikenli onca tehlikeli yollardan gelmiş insan kendi özünü inkâr mı eder o zaman…
Ahmet Demir-15.10.2007-P.tesi October 01 (25)Veda Eder Gibi
Gece geldi, yine buldu bizi Yorgun, ürkek, telaşlı biz Senden, benden konuşsak bir Ama nerede? Bu aşk bitmiştir!
Oysa hayallerimiz vardı Hepsi yarım kaldı Başka baharlara, kar yağmamış dağlara En masum aşklara yelken açmak için beklerdik
Ama şimdi yok olduk Verdiğimiz sözleri unuttuk Mesafeler içinde kaybolduk Ve sonunda yorulduk
Artık bu gönül çok üzgün Geride kaldı yine hüzün Olsun, yine de dinle beni Bu hayat yolu daha bitmedi!
Ama hala da biliyor o Gelir başka güzel günler Olmasa da yine o Bakarsın yeni bir sevda güler
Sanma bir tek o var Bu dünyada sevilecek Diğerleri de olur Bilsin aşk herkese yetecek
Ne olur canım üzülme Kaderde bu yazıyor Bir gün yine bulursun Bu yürek bazen yine seviyor
Ama sakın dönme Ne olur unut beni Çalma kapımı bir daha Ben zaten hiç yoktum ki! ******************** Hep konuşurduk seninle hayallerimizi Başka bir bahara ertelemeliyiz sevgimizi Bir sabah uyandım; düşündüm de bizi Çoktandır izliyor muşuz meğer bir pembe dizi Bu şekilde yürümez, ayırsınlar ikimizi Emin bile değildim çok sevdiğimizden birbirimizi
01.10.2007 Pazartesi Ahmet Demir September 22 (24)Trafik Canavarı Nerede?Ülkemizde her gün trafik kazaları oluyor. Her gün insanlar ölüyor. Ölenlerin ardından gözyaşları sel oluyor. Anneler, babalar ya da evlatlar ve benzer ilişki zincirleri şeklinde insanlar sevdiklerini kaybediyor. Trafik sorunu aslında sadece ülkemizle ilgili değil bu global bir problem. Böyle bir sorunun varlığından söz etmekten çok çözüm bulma yoluna gitmek gerekiyor. Trafik kazalarını önlemek için sürekli çalışmalar yapılıyor; ama nafile… Evet, önlenemez bir durum bu. Trafik kazalarının sebeplerini masaya yatırmak lazım çözüm bulabilmek için. Araçları alkollü olarak kullanma… Uyku… Aşırı hız… Dikkatsizlik… Alkol sorununu nasıl ortadan kaldıracaksınız? Tamam, isteyen istediğini yapabilir. İsteyen alkol kullanabilir. Sonuçta suç herkesin kendisinin; ama alkollü olarak araç kullanan insanlar artık kendilerinin dışında diğer insanlara da zarar veriyorlar, hem de onların canlarına kastedecek şekilde. İşte burada durun bakalım… Özgürlüktür tamam isteyen istediği gibi içebilir; ama sen gelip o şekilde benle yolda karşılaşırsan senin yüzünden diğer insanlar hayatlarını kaybederlerse işte o zaman alkol almanın makul bir tarafı kalmıyor. Arkadaş gece bara mı nereye gideceksin git; iç sarhoş ol, kendinden geç. Ama ayılmadan, bilincin yerine gelmeden diğer insanların hayatlarını tehdit etme… Japonlar alkollü olan sürücüyü uyaran yeni bir araç geliştirmişler. Ne kadar kişiye ulaşır ve faydalı olabilir diye düşünüyorum… Yine de fena sayılamayacak bir çözüm… Uyku sorununa gelince; bu diğerlerine göre biraz daha olabilir bir neden gibi gözükse de bunun da temelinde insanların az zamanda çok mesafe kat etme düşünceleri var sanırım… Bir insan 15–20 saat araç kullanıyor ara vermeden… Sonra uykusu geliyor. Daha erken gideceğim diye düşündüğü yere geçte olsa cesedi ulaşıyor. Bazı firmalar tek şoförle idare edip saatlerce aynı insanın araç kullanması yönünde onu çaresiz bırakıyorlar. Onlar hiç çocuk yetiştirdi mi? Hiç insan yetiştirdi mi, bir sormak lazım. E insan olmayan insanı anlar mı? Ya da insan olan böyle yapar mı? Aşırı hız da kazaların önemli nedenlerinden birisi… Hayatta mutlu olabilmeyi beceremeyen insanlar kendilerini mutlu etmek uğruna aşırı hız yapıp öylece deşarj olmaya çalışıyorlar. Mutlu olmanın yanı sıra bir saatten daha az bir süreliğine bir macera yaşama gayreti de denebilir buna… Bunu yaparken bazıları aracını arkadaşının aracıyla yarıştırmak için yapıyor. Sanki rallide hissediyorlar kendilerini… Yaşamdaki meşru zevkleri yakalayamayan ya da arzularına ulaşamayan, başarısız olmuş insanlar aşırı hız yaparak kendilerini tatmin ediyor olabilirler. Bu, olaya psikolojik bir yaklaşım. Biliyorum ki durumun başka boyutları da var; fakat bu açıdan yaklaşılırsa ve sorunun temelinde de insan faktörü olduğu gerçeği bir kez daha göz önüne getirilirse işte o zaman belki de bir çözüm bulunabilir… Sürücü belgesi olmayan insanlar araç kullanıyorlar. Çocuklarımızı çok seviyor olabiliriz; fakat şunu bilmeliyiz ki onlara araç kullandırdığımız zaman sevdiğimiz insanları göz göre göre katliama sürüklüyoruz demektir… Bazı insanlarda sürücü belgesi alabilmek için gerekli kriterler kendilerinde olmadığı halde araç kullanıyorlar. İlkokul mezunu olanlardan bahsetmiyorum. Benim burada söz konusu ettiğim kitle bir gözü görmeyen, ayağı, kolu olmayan insanlar. Bu noktada aklımıza şöyle bir düşünce gelebilir. Alkollü, uykusuz, yada aşırı hız yaparak araç kullanmaktansa kolsuz, bacaksız ama araç kullanmayı bilerek araç kullanan insanlara neden söz söylüyorsun diyebilirsiniz; fakat benim gibi mükemmeliyetçi-melankolik olan yada en azından okuduğu kitaba göre(Kişilik Bulmacası) öyle olduğunu düşünen bir kişi bu durumu hiç şık karşılamayacaktırJ Trafik sorununu çözebilmek için duble yollar yapılabilir. Demiryolu taşımacılığına daha çok önem verilir, trafik işaret ve işaretçileri artırılır gibi çözümler üretilir. Olaya bir de ritüel bakış açısı getirirsek bizleri yaratan Allah-ü Tealanın vücutlarımızı kendisi için kurban etmemizi istediğini biliyoruz. Bunun da ölçüleri var. Gücü yeten insanlar kurban kesmeli. Allah kurban kesmeye gücü yettiği halde kurban kesmeyen insanlardan bir şekilde o kanın çıkacağını söylüyor. Trafik kazalarının hala neden meydana geldiğini ve trafik canavarı gerçeğini kafalarında çözemeyen insanların kaçırdığı hassas bir nokta da bu olabilir diye düşünüyorum. Tatil dönüşlerinde olduğumuz şu günlerde biliyoruz ki yine trafik kazaları olacak, birkaç ay sonra da kurban bayramı… Çok sevdiğim bir büyüğümle geçtiğimiz günlerde bir haber bülteninde oldukça fazla şekilde olmuş trafik kazalarının nedenlerini tartışırken aklıma geldi bu konu ve kendimce bir şeyler karalamak istedim. Farkındayım, belki de tarzımın dışına çıktım. Ahmet Demir 17 Eylül 2007 P.tesi | |||||||||||||||||||||||||||||