Ahmet's profileAhmet's spacePhotosBlogListsMore Tools Help
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Ahmet Demirwrote:
çok teşekkür ederim.Eminim ben de seni tanıdığım için çok mutluyumdur.Bana ışık olan sevgili dostlarım iyiki varsınız...
Apr. 17
tuba tuncwrote:
Senin gibi bir insanı tanıdıgım için çok mutluyumm ii ki benim arkdşımsın....
Apr. 12

Ahmet Demir

Occupation
Location
Interests
Hayatın güzel olduğunu söylemeye çalışıyoruz her zaman;ama hayat bunu göstermiyor ve mahçup oluyoruz.Hayat bize yamuk yapıyor yani anlayacağınız.Ama her şeye rağmen hayat güzel ya...Değil mi?E o zaman haydi tadını çıkaralım..Anı yakalıyalım...Anları anılara dönüştürelim...
Photo 1 of 16

Ahmet's space

September 24

(36)Hayat

Uzun zamandır yazmıyorum bu alanda...Yazmayı gerçekten çok özledim,ben de biliyorum bunu.Bakın ne kadar da acemi ve de ürkek davranıyorum yazarken.Hayat memat meselesi uzaklaştırdı sizden beni.Sizleri çok seviyorum.Eskişehir defterini kapattık,bir daha geri dönüş olur mu bilemiyorum.Hayat insanı nerelere götürür bilinmez.Her an her şey olabiliyor.Yaşadığım yerler farklı olsa da dünyanın bir yerlerinde sevdiğim insanla mutlu olmak istiyorum.Gönüller sıkı sıkıya bağlanıyorsa eğer samanlık seyran oluyor gerçekten,zaman ve mekanın;paranın-pulun hiç önemi yok.Para ile sevgi alamıyorsunuz.Burada yada içinde yaşadığınız yerde sevgi bulamıyorsanız başka bir yere gitmek te vermedikçe vermiyor size sevgi huzur mutluluk ve hayata dair paylaşacak bir şeyler...Şimdi ben çok mutluyum.Evet mutluyum ben ya.Nedenini bilen insanı çok seviyorum.O çok özel...Bir ömür boyu onunla olacağız inşallah.Bunun için birbirimize söz verdik.Ve ben çok değiştim.Kendimi buldum.Önceden kendimde değilken size söylediklerimden dolayı özür dilerim.Birilerinin kalbini kırmış olabilirim belki.:)Herkes hakkını helal etsin.Sizleri çok seviyorum.Şu an kalbim çok dolu;ben de çok doluyum.Ama bunu paylaşabiliyorum.Kendinize çok iyi bakın,Allaha emanet olun.Bu bir veda değil.Sadece bir yazı.Ben en kısa zamanda yine burada olmaya devam edeceğim.
June 21

(35)Neydi O Ses! 3.Bölüm

         
             Neydi O Ses! 3.Bölüm           
 
          Levent kaçıp kurtulmak istemişti o mağaradan; fakat bu mümkün değildi. İçerisi aydınlıktı; ama çıkış yolu yoktu. Belki de o dev yaratık kapatmıştı bütün çıkış yollarını. Levent çaresizdi, ne yapabilirdi, çok büyük bir bunalım içindeydi. Annesini, her zaman kavga ettiği kardeşini çok özlemişti. Annesinin sabah erkenden gelip Levent’i uyandırmasını, okulda öğretmeninin her zaman Levent’e soru sormasını, her şeyi: sevmediği şeyleri bile çok özlemişti. Eğer buradan kurtulursa neler yapardı. Artık iyi bir insan olmaya karar verir miydi yoksa yine aynı bildiğimiz Levent mi olurdu, hiç değişmeyecek miydi?
                                                        
                       * * * * *
         Levent artık kendine gelmişti. O sesi, o çok korktuğu, ilk önce duyduğunda çok irkildiği sesi tekrar duymuştu. O yaratık geliyordu. Levent’i bekleyen sürprizleri olacaktı beklide. Bu üçayaklı, kocaman gözleri olan ilginç yaratık görünüvermişti birden bire…
                                                       
                    * * * * *
         Hayatta bazı şeylerin sonunu beklerken geçmez o anlar. Mesela çok sevdiğimiz birisi gelecektir. Ertesi gün sabah geleceğini varsayalım; uyuyamayız ya da geçmez o gece… Bir de bunun tam tersini düşünelim. İdama mahkûm olmuşuz yarın sabah son duamızı yapacağız. İşte o zaman… O anlar nasıl geçer ya da geçmez… Levent’in durumu daha çok bu ikincisine benziyordu. Fakat nerden bilebilirdi sonradan Levent o yaratığı çok sevdiği bir insan gibi beklemeye başlayacağını…
 
       
* * * * *
 
          Levent,17 yaşında lise öğrencisiydi. Sınıfında ve mahalledeki arkadaşları tarafından çok sevilmezdi. Bu yüzden kendisini sürekli yalnız hissederdi. Aslında kendince o iyi bir insandı; ama insanlarla bir türlü iyi iletişimde bulunamıyor; bir bakıma kendini ifade edemiyordu. Onun için işler hiç yolunda gitmiyor hep terslikler onu buluyordu. Babası yıllar önce, o daha çok küçükken ölmüştü. Baba sevgisinden ve terbiyesinden mahrum Levent kendine bir idol, bir örnek insan arıyordu hayatta; fakat o insan kim olacaktı belli değildi. Daha 17 yaşında olmasına rağmen Leventte büyük bir insanda olan bir olgunluk vardı. İnsanları; özellikle de annesini çok şaşırtırdı. Çok iyi, terbiyeli, sorunsuz bir çocuk gibi gözükür bir akşam okul dönüşü üzeri paramparça olmuş ve eli yüzü kan içinde okuldan dönerdi. Nedeni sorulduğunda da konuşmazdı Levent… Annesinin ne oldu oğlum sorusuna yanıtı’’Bir şey yok’’,olurdu. Sonra hemen odasına gider kapıyı kilitler ve orada saatlerce tek başına kalırdı. Levent paylaşmıyordu sorunlarını; içine attıkça büyüyor büyüyordu. Artık bir gün Levent patlayacaktı. Fakat Levent yalnızdı. Bizlerde aslında birer Levent değil miyiz; ne sırlarımız var kim bilir paylaşamadığımız. En yakın dostlarımızla bile paylaştıklarımızın dışında kalanlarla; paylaşamadıklarımızla biz yine yalnızız. İnsan dünyaya gelirken de yalnız değil mi zaten? Yalnız kalmak Levent’in hoşuna gidiyordu aslında. Belki de kendi odasına kapandığında annesinin birkaç kez kapıyı açması için bağırmasından başka ona kimse bir şey söylemiyordu, karışmıyordu. İşte Levent yalnızlık psikolojisine alışmıştı ve sürü psikolojisi ona göre değildi ya da toplum içinde kendini tam olarak muhtemelen bu yüzden ifade edemiyordu. O,yalnızlığı çok seven Levent şimdi mağarada ıssız bir yerde yalnızdı işte… Ama bu çok kötü bir yalnızlıktı, tek tesellisi o yaratığın gözlerindeki şefkat ve merhamet izleriydi. Levent ona dostum, demek istiyordu ve okulda öğrendiği en son İngilizce kelime olan ortak, müttefik, dost, arkadaş anlamına gelen "Ally" ismini ona vermek istiyordu. Artık o Ally idi. Belki de hayatında bulamadığı arkadaşını yalnızlığını gidereceği arkadaşını bulmuştu, aslında Ally’ de yalnız idi. Tencere yuvarlanır kapağını işte böyle bulurdu. Hayatta bu anlamda sabırlı olmamız gerekiyor. Tencereysek kapağımızı bulacağızdır, kapaksak ta yuvarlanıp gezip dolaşıp o tenceremize kapanacağızdır. Önemli olan sabredip doğru zamanda, doğru tencereyi ya da kapağı bulabilmektir. Yanlış tencere ya da kapağı kendimizin sanıp hemen gidip onla bütünleşmekse çok korkunç ve çok acınası bir durum olur…
                                              
                 * * * * *
 
Ahmet Demir 2006
June 05

(34)-Neydi O Ses! 2.Bölüm

            Hayatta birçok korkularımız vardır. Korkularımızdan değil; bir gün onlarla yüzleşmekten korkarız. Neden korkarız, korkunun kaynağı nedir? Herkes korkar mı? Korkma duyusu insandan kaldırılabilir mi? Eğer öyle olsaydı ister miydi insan korkusuz olmayı? Tabi ki isteriz ama yeri geldiğinde, gerektiğinde korkularımızla yüzleşmeyi bilmeliyiz. İçimizde var olan bazı duygulardan birisi de korkma duygusudur. Bu duyguların körelip paslanmaması için onları sürekli aktif halde tutmalıyız. Ortalama aylık ya da iki ayda bir korku filmi izlemeliyiz bence... Zamanla insanı onlarda korkutmaz oluyor. Şu da bir gerçek ki bazıları korkuyla vahşeti karıştırıyorlar. Vahşet üzerine olanları bir kenara bırakıyorum. Sadist bir insan onlardan zevk alabilir ama korku duygusu onda vardır halen. Gecenin bir yarısı evine dalgın bir halde gelirken duvarın köşesine saklanıp ta tam o bizim sadist geçerken’’Böh’’diye bir bağırsanız o da korkar ve irkilir. İşte korku filmlerinin temel konsepti budur. Aniden bir yaratık çıkar ortaya ve tuhaf bir ses çıkarır biz de korkarız.
                                              * * * * *
         Levent aniden kendini bir çukurun içinde bulur. Devasa bir yaratık onu karşılamaktadır; o sesi en şiddetli haliyle ondan duymuştur, tüm bedeni sarsılır; kulakları da neredeyse sağır olmuştur. Levent artık bilincini tamamen kaybetmek üzeredir. Boyu iki metreye yakın, üçayağı olan, kocaman gözleri olan ilk bakışta insana çok kötü bir bakış fırlatan; fakat içine iyice bakıldığında gözlerinde bazı insanlarda olmayan bir şefkat, acıma ve ait olma duygusu görülen bu yaratığa misafirdir artık Levent…
                                              * * * * *
Levent kendine geldiğinde neler olduğunu anlamaya çalışır. Nerede olduğunu, niçin olduğunu bir kez daha düşünür; hatta sormak ister birilerine ama kimse yoktur yanında… O devasa şeyde... Belki yeni kurbanlarını aramak için ava mı çıkmıştır bizimki? Levent annesini, kardeşini, yıllar önce kaybettiği; ama neden öldüğünü bilmediği babasını hatırlar. Artık bilinci biraz daha yerine gelmiştir. Önce sevdiklerini hatırlamıştır daha sonra çok acıktığını hisseder. Aslında susamıştır da… Kulaklarındaki uğultu geçmiştir. Susadığını hatırlar, artık biraz daha iyi işitmeye başlayan kulaklarıyla su sesi duymuştur. Yoksa bir mağarada mıdır, rüyada mıdır? Eriyen karların suları akmaktadır yavaş yavaş. Levent yattığı yerden doğrulmak ister; fakat ayaklarında bir acı hisseder. Sabaha kadar soğukta kaldığından vücudu beklide donmuştur. Fakat o devasa yaratık Levent’i korumuştur donmaktan, sarıp sarmalamıştır da Levent’in haberi yoktur bundan… Sarmıştı Levent’i o yaratık, kollarının altına almıştı bütün şefkatiyle…
 
                                                                                    Ahmet Demir-2006
* * * * *
May 29

(33) Neydi O Ses! 1.Bölüm

1.Bölüm

 

 

 

 

 

O yıl kış erken gelmişti; hemencecik daha Kasım’ın 5‘inde ortalık beyaz örtüye bürünüvermişti.

                                         *****

Vakit hayli ilerlemişti; gecenin bir yarısı saat 2.00’ye geliyordu. Levent kasabanın çarşısı olarak bilinen 3–5 dükkânın, belediye binasının, tarihi okulun ve bir de Selçuklulardan kalma bir han’ın olduğu meydandan geçtikten sonra karanlığa dalıverdi birden… O sokakta o gece lambalar yanmıyordu. Ama yerler karla kaplı olduğundan gene de beyazlık vardı azda olsa sokağı aydınlatacak kadar… Ortalıkta hiç kimseler yoktu birkaç sokak köpeğinden başka, tabi hiç ses, seda da yok… En azından şimdilik… Neden sonra tuhaf bir ses ki Levent’in daha önce gördüğü ya da duyduğu hiçbir canlınınkine benzemeyen bir ses işitildi gecenin karanlığı ve yalnızlığında… Gecenin bir yarısında Levent kasabanın ormana bakan mahallesinin en uç sokağında evlerin bittiği ormanın başladığı yerde anlam vermeye çalışıyor bu sese, irkiliyor, şaşırıyor, kızıyor kendi kendine neden gittin o vakitte diye… Bir an rüyada olup olmadığını sorguluyor; yerden bir avuç kar alıp yüzüne ve vücudunun sıcak bölgesine-sırtına-sürüyor buz gibi su geliyor. Tam rüyada değilim diye mırıldanırken o ses tekrar geliyor… Geliyor ama nereden? Niçin geliyor o ses? Nereden geliyor? Neden Levent’e geliyor? Neden Levent gecenin bir yarısında orada, ne işi var orada? En önemlisi de o ses ne? Kurt sesi değil, insan sesi mi? Hiç değil.

                        *****

Ahmet Demir  2006
 
Bu günlerde sınavlar dolayısıyla çok yoğun olduğumdan bu alanda yazamıyorum. Temmuz ayının ilk haftasına kadar daha önceden yazmış olduğum bir hikayeyi bölümler halinde sizlerle paylaşıyorum...

May 03

(32)Bizimkiler ve Diğerleri

Neyi niçin yapıyorum neden burdayım
Eğer bunları cevaplayabiliyorsam ben varım
 
Eğer bilmiyorsam ne yaptığımı attığım adımımı
Sonra sorarlar bana bunun hesabını
 
Uyanırsan bir güne yine aynen bir önceki gibi
Karanlıktır o zaman senin için gözükmez dibi
 
Sonra pişman olursun yanarsın vay haline
Hiç bir şey yoktur geçmez ki eline
 
Sahip olamazsan hele bir de diline
Başına ne belalar gelir ama nafile
 
Geçmiştir bir kere Bor'un pazarı
Eğer varsa bir eşeğin sürersin Niğde'ye
 
Ama yoksa bir eşeğin ve eğer sensen eşek
O zaman bir oraya bir buraya gezinirsin
 
İşlerine son dakikada yetişirsin
Ah akılsız başın ah,ezilirsin sen ezilirsin!
 
Birisi çıkar oradan ben demiştim der
Yangına körükle gider bizimkiler
 
Seyre bakmayı çok severler
İş başa düşünce ortalıktan çeker giderler
 
Lafa gelince -susabilmeyi öğrenmek dışında- çok bilirler
Sorsan kendilerine  bizim de ağzımız var derler!
 
Ah bizimkiler,öğrenecekler bir gün öğrenecekler
Ne zaman ama önceden de derdik bizimkiler adam olur bizimkiler diye
 
Diye diye dilimizde tüy bitti,ama onlarınki de inat mı inat
Ahmet der yine de onlara inat: İnanmazsan bu sözlerimi oku da sonra at...
 
Not:Hiç sevemeden yazdığım bir şey.Bir kaç dakika içinde yazdığım bir karalama...Burası için çok kalitesiz...İstemeden böyle oldu...Daha içi dolu olabilirdi...
Bu günlerde kısıtlı zamanlarda ancak bu kadar mı oluyor ne!Ben de var bir şeyler...Ah eski ben neredesin.Ona soruyorum..Sahi ben nerdeyim ve nereye gidiyorum?                     3 Mayıs 2008             Ahmet Demir
 
April 11

(31)MEVSİM İLKBAHAR

MEVSİM İLKBAHAR

Çok eskiden

Benim annem genç bir kadınken

Bizim oralarda menekşeler açardı,

Biz yazı beklerken

Mevsim ilkbahar olurdu

Ortalık yemyeşil…

İçimi bir mutluluk kaplardı

Ben daha çocukken

 

Büyüyünce ben

Mevsimler değişiverdi birden

Bazen kar yağdı;

Bazen güneş doğdu aniden

Hele âşık olduğum zamanlarda ben

İçimi bir sıcaklık kaplardı hepten

 

Karlar yağmazdı hiç gönlüme

Yüzüm de gülerdi hep aşktan sevgiden

Şimdi dışarıda mevsim ilkbahar

Bende bazen güneş;

Bazen kar var

 

Geçenlerde yine geldi bahar

Karlar eridi;

Sardı beni sevdalar

Unutmaya çalışırken onu

Bir baktım ki

Karşımda yine o var

 

Aman Allah’ım o da kim

Rüya mı görüyorum neyim!

Evet, doğru

O karşımdaki çok sevdiğim

Ya yine giderse buralardan

Onsuz hayatı ben neylerim

 

Ahmet Demir 10 Nisan 2008

February 17

(30)Popüler Kültür,Nereye Gidiyoruz?

          Popüler kültür denen şey nasıl bir şey, nasıl bir kültür ise bizi sarıp sarmalamış. İnsanlar küçücük boyuttaki videoları izlemeye başlamış saatlerce. Farklı bir amaca hizmet etmek için tasarlanmış bir site de insanlar eski arkadaşlarını bulduklarını gerekçe göstererek saatlerce oralarda takılıp kalır olmuşlar. O kadar gömülmüş ve kendini o kadar kaptırmış ki insan o ekrana hani derler ya dünya yıkılsa duymayacak. Küçücük çocuklar vahşet, şiddet, küfür içeren oyunların içinde çocukluk dönemlerini geçirmek ve geliştirmek çabası içindeler.

        Sayılamayacak kadar özel televizyon kanalları. Smart’ı, Digitürk’ü şusu, busu... Globalleşelim, dünya vatandaşı olalım derken Türkiye vatandaşı olduğumuzu, bizim yaşamadığımız geçmişimizi, Anadolu’yu, Mezopotamya’yı; Fatihleri, Mustafa Kemalleri unutmuş msnlere ruhumuzu yapıştırmış vadiler içinde "Lost" olmuşuz... İki, üç tane hattımız ve telefonumuz olmuş. Telefonlar yokken yanımızda kendimizi yaşamıyor sayar hale gelmişiz.

      Doğadan, doğallıktan kopup yapay, gürültülü, insanı strese sokan yerlerde; yapay insanlar haline gelmişiz. Aslımızı unutup, toprağa değil taşa, betona, cama gömülmüşüz. Takım fanatizmini o kadar abartmışız ki takımımız kaybedince ertesi gün işe gitmekten çekinir hale gelmişiz.

      Tüketim hat safhaya ulaşmış. Varlıklı olan insanların istediği şeyleri istedikleri kadar tüketebildiklerini ve buna haklarının olduğunu anlayabiliyorum; ama hiçbir şey üretmeden tüketmek.

         Aşklarımız da bir sahte olmuş. Hoş gözükmüşüz sevgiliye onu elde edene kadar; sonra ona ilgiyi azaltır hale gelmişiz nasılsa benim diye. Kuş yuvadan uçup gidince de birden pişmanlık duygusuna sarılmış çok pişman olmuşuz. Allah Allah… Sevgiliyi aldatmak moda olmuş.

       Bir tek kendimizi akıllı ve insan zannetmişiz, egoizm o kadar şiddetli hale gelmiş ki, abartılı iltifatlardan hoşlanır hale gelmişiz. Şekilcilik almış başını yürümüş. Gerçekte olduğumuz gibi olamamışız bir türlü hep birilerine özenmişiz. Lise yaşlarındaki çocuklar şekilci mafya babalarına özenip onlar gibi giyinmeye, racon falan kesmeye başlamışlar. Takip ettiğimiz dizilerin saatleri geldiğinde hayat durur olmuş; sevdiğimiz insanların gerçekten nasıl oldukları ve onların duygu ve düşünceleri önemsiz hale gelmiş.

       Meslek sahibi olmuş insanlar, bir vicdana sahip olmadıkları için onun sesini dinleyemez olmuşlar.”Dostlar alışverişte görsün” mantığı almış başını gitmiş. Devlet dairesindekiler masa başında uyuklarlarken okulda öğrenciler kitabın arasından rujunu çıkarıp hoca tahtada ders anlatırken onunla süslenme gayreti içinde olur olmuş… Öğretmenler yıllardır(20 yıldır) çalışıyor olmaktan sıkılmışlar, mezarda emekli olmayı istemedikleri için emekliliğe meslek hayatının son 5 senesinde kafadan başlar olmuşlar.

         “Adamın birisi bir araba almış, araba dökülüyormuş gerçekten.Yani asıl ses çıkması gereken kornasından başka her tarafından ses geliyormuş.Sonra geri götürmüş aldığı yere,bu arabanın kornasından başka her yerinden ses geliyor demiş”.Bizim halimiz biraz öyle oldu artık galiba…

     Şunu canı gönülden diliyorum ki yukarıda sıraladıklarım tamamen ütopik, hayal ürünü, gerçeği yansıtmayan şeyler olsaydı keşke. Ya da o yazdıklarımda yanılıyor olmayı o kadar istiyorum ki… Yanıldığım noktalar varsa lütfen bana bildirin…

 Yukarıda saydığımız sınıflara dâhil olmayan istisnalar kaideyi bozmayacaktır tabi ki… Ama milyonların yanında birkaç tane olursa ona istisna desek te sözden öteye gitmeyecektir… Yine de iyi olanı alkışlamayı ve bükemediğimiz bileği de öpmeyi biliriz.

 

Ahmet Demir 17 Şubat 2008/Pazar

 

Sevgilerimle…

February 09

(29)-Galatasaray-Manisaspor(Bir Futbol Yorumu) 09.02.2008

Müthiş bir lig maçı izledik.Tam 9 golün atılmış olması ve sahadaki mücadele sebebiyle takımlarını desteklemek için tribünleri tıklım tıklım dolduran Galatasaray taraftarı gerçek anlamda futbola doydu.Gollerin ve pozisyonların fazlalığından seyirciler maçı ayakta izlediler.Sürekli heyecan ve pozisyon vardı.Galatasaray'ın futbolu gerçekten zevk veriyor.Bugün maçın ilk dakikasından itibaren kendi oyununu rakibe kabul ettirmeye çalışan,kendi oynadığı gibi rakibi oynatmayan;tam saha pres yapan bir Galatasaray vardı.Manisaspor genelde hucüma çıkmakta zorlandı.Sonuçta 3 gol buldular.Gollerin ikisi Selçuktan geldi ve gerçekten mükemmel gollerdi.Pazar günü Fenerbahçe maçında Alex'e nefes aldırmayan Mehmet Topal neden Selçukla bire bir oynamadı diye sormak istiyorum!Çünkü Selçuk gibi rakip takımın kilit oyuncuları maç boyunca özel önlem alınması gereken oyunculardır.Bu Galatasaray'ın Nonda'sı eksik,Song Afrika kupasında;uzun zamandır sakat olan Lincoln ve Ayhan klübede...Yeni transfer Barusso daha gelmedi.Buna rağmen 11 yerli oyuncusuyla Galatasaray yabancı oyuncu sayısında ısrar edenlere cevap ta verdi aslında...Orkun Rafael'in müthiş bir şutunu çıkardı;ama sahadaki en şanssız adamdı.Kalesinde 3 gol görmesi hele Selçuk'un ayağından gelen iki güzel gol Orkun'un moralini bozdu.Biraz da olsa düşündürdü beni 3 gün sonra oynanacak Leverkusen maçı öncesinde...Bunun yanında Serkan Çalık'ın dışında Galatasaray takım olarak çok iyi oynadı.Yıllanmış şarap gibi Hakan Şükür attığı üç golle neden önemli bir oyuncu olduğunu ve sahada olması gerektiğini bir kez daha kanıtladı.Yıllar önceki Hakan Şükürle bugünkü Hakan Şükür arasında hiç fark yok gibiydi.Bunun yanında takımına gerçek anlamda kaptanlık yaptı.Ümüt Karan yapması gerekeni yaptı yani ondan beklenen şeyi:gol.Barış bitmek bilmeyen enerjisiyle daha 7.dakikada Hakan Şükür'ün indirdiği topa sol ayağıyla yaptığı sert ve düzgün vuruşla Galatasaray'ın rakibi üzerine kabus gibi çökmesinde ilk hamleyi yapan oyuncuydu.Golden hemen sonra bu kez Hakan Şükür'e asist yaparak kralın golle buluşmasını sağladı.Galatasaray'ın sağ kanadı müthiç çalıştı.Uğur Uçar o koridoru boydan boya kullandı.Serkan Çalık beklenenin tersine tutuk gözükmesine rağmen Uğur ve zaman zaman da ön liberoda Barış'ın o bölgeye deplase olmasıyla  Manisa sol beki zor anlar yaşadı.Yine aynı Barış ceza sahasında düşürüldü.Ciddi ve otoriter hakem Bünyamin Gezer penaltı noktasını gösterdi.Arda daha 27.dakika da skoru 3-0 yaptı.Sonra Galatasaray oyun disiplinini bozmadan aynı şekilde oynamaya çalıştı.Manisaspor'da bu dakikadan sonra devre sonuna kadar biraz daha toparlanmaya çalıştı.İkinci yarıda taraftar Lincoln'ü sahada görmek istiyordu.Ama hoca biraz daha beklemeyi yeğledi.Aslında Serkan'ın yerine hemen oyuna alabilirdi.İkinci yarı başlarken kaptan Hakan Şükür arkadaşlarını yanına alarak galibiyet yemini etti;daha doğrusu ilk yarıdaki futbolu devam ettirmek için arkadaşlarıyla kenetlendi.47.dakikada bunu ıspatlarcasını Arda'ın Ümit Karan'la oynaması;Ümit'inde arka direkte Hakan'ı görmesiyle topun Manisaspor ağlarının tavanına asılması bir oldu.Skor 4-0.Maçı izleyenlerin aklının bir kenarından tarihi fark geçerken Selçuk'un müthiş şutu bir üst direğe bir aşağıya serseri mayın gibi çarpıp ağlarla buluştu,Orkun'un son bir hamlesi yetersizdi.Manisasporlu oyuncular buldukları bu güzel golle biraz olsun üzerlerinden baskıyı atmış gibi gözüktüler.Ne varki Manisaspor'un golünden hemen sonra defansın arkasına atılan uzun topla Ümit Karan ben de golcüyüm dedi ve farkı dörde çıkardı.Selçuk attığı ilk golü beğenmiş olacak ki bir kez daha kaleyi yokladı uzaktan ve gol yağmuru Selçuk'un ikinci mükemmel golüyle; Orkun'a çarpıp ağlarla buluşan topla devam etti ve birden skor 5-2 oldu.68.dakikada geçen hafta 3 gol atan Burak'ın golüyle fark ikiye indi.Maçı izleyenler bir an tereddüt geçirdiler;çünkü çok rahat giden bir maçta rakip ardı ardına goller buluyordu.Galatasaray'ın Ali Sami Yen'de hangi takım olursa olsun 3 gol yemesi bana göre fazladır her ne kadar futbolda her şey olsa da...Taraftarın Lincoln,Lincoln sesleri Kalli tarafından da duyulmuş olacak ki oyunda kaldığı süre içinde etkisiz gözüken genç yetenek oyundan alındı.Oysa o Serkan Çalık geçen hafta Brezilyalı oyuncuları izlemeye gelen ünlü Brezilyalı eski futbolcu Dunga tarafından övgüye layık görülmüştü.Lincoln oyuna girdikten sonra sert faullere maruz kaldı.Sakatlıktan yeni kurtulan oyuncu için bu durum fiziksel ve psikolojik açıdan bir tehdit ve risk taşımakta idi.Sonra sağ kanattan Lincoln çok güzel bir korner kullandı,topu tam Hakan Şükür'ün kafasına kesti,kral affedermi,yazdı tabi ve hat-trick yaptı.Skor da 6-3 olmuştu çoktan...Bunun dışında Mehmet Topal günden güne daha iyiye gidiyor.Sahanın en iyilerinden biriydi bence.Ayrıca yeni transfer Emre;Servet ve Uğurla Volkan defansın hepsi genelde sırıtmadılar.Arda zaten yetenekli bir oyuncu ve yine yapacağını yaptı.İyi bir penaltı kullandı ve gollerde rolleri vardı.
 
Sonuç olarak Galatasaray iyi yolda,güzel bir lig maçı izledik.Zevk ve kalite açısından Türkiye standartlarının üzerinde bir karşılaşmaydı bu maç.Umarım Leverkusen ile oynanacak maçta da Galatasaray güzel futbol ve goller izletir bizlere...Eski günlerde ki gibi Avupada da yeniden başarılar elde eder.Türk milleti olarak buna gerçekten çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
 
                                                                                                                                                                              
 >>
Bir de spor yazarlığı denemesi yaptım.Umarım ilgili olanlar beğenir...:) 
Hayatta aşk-meşk;fakir-fukara hepsi var.Futbol da varmış;ama benim için bundan sonra bir süreliğine çok yoğun olarak var olmayacak gibi gözüküyor.Bundan önce yağan kardan bahsetmiştim bir şiirle.Şimdi de sahadaki gol yağmurundan; belki bundan sonra yüreklerde kopan bir fırtınadan bahsetmek payımıza düşer.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak dileklerimle:)<<
                                                                                                                                        9 Şubat 2008 Pazar   /  Ahmet Demir
 
January 22

(28)FAKİR AMA GURURLU

Dışarıda kar yağar; kaplar kaldırımları

Kimi sevinçli kimi buruk; izler yağan karları

Hayat bir hava atmaktır; giyer en pahalı botları

Kimi garibandır yoktur botları; işte bu yüzden ıslanır ayakları

 

Korkarak basar yerlere, diken üstünde yürür gibi

Yaşamak bir savaştır, yalnızdır yoktur hayatında biri

Ölülerden korkar kimileri; onun kaygısı karşısındaki diri

Ekmeği bilmem kaça böler; olamaz onun lokmaları iri

 

Yutkunur, boğazına dizilir yerken yemekleri

Bazen bir köpekle paylaşır; çok ta sever kedileri

Lüks bir restoranda değildir masası rezerveli

Nereyi bulsa onundur; karışır gecesine gündüzleri

 

Fakirdir biliyordur; ama bir o kadar da gururlu

Hayat ona yamuk yapar; ancak o hep umutlu

Bir gün roller değişir belki; bırakır seyirci koltuğunu

Alır hayatı hükmeder; sonra bakarsın olmuş o da mutlu

                                           Ahmet Demir 14.01.2008

December 26

(27)-Siyaset&Para-Ne Alakası Var.(Neredeyse Hiç Alakası YokJ)

       Uzun zamandır bir şeyler yazmıyorum. Tabi ki kendimce yazıyorum; ama bu alanda yayınlamıyordum. Bunun nedeni de son zamanlarda çok hoş olmayan şeylerin yaşanmış olmasıydı belki de… Gündeme ilişkin şeyler yazmak konuşmak istemiyorum; çünkü çevremizde maalesef diğerlerinin görüşlerine saygılı olmayı öğrenemeyen insanlar var. Bu şartlarda it ile dalaşmak yerine çalıyı dolaşmayı tercih ediyorum. Siyasi konularda bir şeyler yazmak her zaman insanın karşısında muhalifler olmasını gerektiriyor ya da başka bir deyişle sizinle aynı düşünmeyen insanlar düşmanınız oluveriyor.Bir de sanki taban tabana her şeyle zıtmış gibi davranılmaya başlanıyor; oysa o insanla o kadar ortak paydanız var ki aranızda.…Nedense onlar es geçiliyor…İşte dediğim gibi hal böyle olunca onlar görmezlikten geliniyor ve hep zıtlıklar, karşıtlıklar söz konusu ediliyor. Doğal olarak bu da beni rahatsız ediyor.

          Siyasetten çok ta anladığım söylenemez; ayrıca anlamak ta istemiyorum; çünkü gerçekten çok zor ve pislik bir uğraş. Yalan söylemek gerekiyor, bir de yürek işi bu. Eğer siz korkak bir adamsanız orada olmayın lütfen. Korkak değilim:)Ancak şimdilik siyasetle işim olacağını düşünmüyorum...

          Siyasetçi adam hem sadece kendini de düşünmemeli, yalnızca vatandaşları da. Çok yönlü olmalı, kafasında kırk tilki dolaşmalı; ama hiç birinin kuyruğu bir diğerine değmemeli… Güzel yanları da vardır mutlaka; ancak projeleri olan, ileri görüşlü insanlar uğraştığı sürece bu böyledir. Koltuk sevdalısı bir sürü insan, hiçbir şey üretmeden orada öylece oturup maaşlarını alıyorlar. Sonra çekip gidiyorlar…

          *****

 

         Yüzyıllar önce Lidyalılar bulmuş parayı… Parayı,“madenden ve kâğıttan olan,alışverişlerde belirli bir değeri olan, karşılığında mal alınan bir maddedir” diye tanımlamak eksik olsa da sanırım bu şekilde tanımlayabiliriz... Uğrunda mücadeleler verilen bir madde. Bazılarında çok olan bazılarında az… Hemen Merhum Nasreddin Hocamızın bir fıkrası aklıma geldi burada… Çocuklar ceviz paylaşmaya çalışıyorlarmış; fakat bir türlü paylaşamamışlar, aralarında münakaşa olmuş… O sırada bizim Hoca oradan geçiyormuş. Çocuklar “hocam cevizleri paylaştırır mısınız”, diye sormuşlar. Hoca merhum: “Kulların adaleti gibi mi olsun; yoksa Allahın ki gibi mi” diye sormuş. Çocuklar bunun üzerine Allahın büyüklüğüne istinaden Allahın adaleti gibi olsun, ona göre paylaştırın demişler. Bunun üzerine Nasreddin Hocamız çocukların kimine 10 kimine 5 kimine 1 kimine de hiç ceviz vermemiş. Çocuklar şaşkınlıkla sormuşlar. Bunun üzerine hoca Allah böyle dağıtmıyor mu? Kimine çok veriyor, kimine az, kimine de hiç vermiyor demiş… İşte böyle… Evet, biliyoruz para çok değerli bir entite; ama onun her insanda farklı şekilde şekillendiğini görüyoruz. Bazıları ona tapıyor sanki… İnsanın hayatı ona endeksli… Bazıları için o olmasa da olur, yani az ama yeterli… Yeter ki sağlıklı, mutlu-huzurlu olalım; kuru yavan, acı soğan olur gider diyorlar…Önceleri ben de öyle düşünenlerdendim;ama artık parayı önemsiyorumJNedeni de hayatta yapmamız gereken,yaptığımızda,sahip olduğumuzda mutlu olduğumuz şeylere ulaşmak adına para lazım bana…Mesela çok sevdiğim bir şehir vardır,benden uzaklarda onu görmek isterim;fakat param yoksa gidemem.Ya da sevdiğim insan(lar) on(lar)ı/u görmek isteyebilirim.Bunu gerçekten çok arzularım,parasız olmaz.Hep rüyalarda görmekten bıkıyorum artık ben…Şimdi diyeceksiniz ki ulen millet açlıktan para derdine yanıyor sen de keyfinin sevdasındasın.Evet bu doğru öyle diyenlere katılıyorum.Fakat maksat olaya biraz derinlik katmak ve değişik pencereden aynı şeye bakıp farklı bir şeyi görebilmeye çalışmak…Bir de siz bakın bakalım neler görebileceksiniz?

 

October 19

(26)26-Eskişehir

26.yazımı yazarken Eskişehir geldi aklıma…26-Eskişehir. Ülkemiz standartlarına baktığımızda gerçekten hoş bir şehir.3 yıldır bu şehirdeyim. Hep sevdim ben onu. Hiç şikâyetçi olmadım. Aslında çok fazla şey yok hayatımda şikâyet ettiğim. Genelde şanslı olduğumu düşünmüşümdür. Çok daha fazlasına sahip olmak istediğim zamanlarda oldu; ama ben sahip olabildiklerime, benim diyebildiklerime sarıldım her şeyimle, yüreğimle, duygularımla, fikrimle… Bu yıl bu şehirde son yılım. Burada 4 yıl kalmış olacağım kesin; fakat ben bu süreyi daha da uzatmak isterim. Evet, bir şehir… Anlamlıdır insan için… Orada yaşanmışlıklar, sonunda özlemiyle anılacaklar vardır. Yüreğiniz bu sevimli şehirde atıyor olabilir; ancak bunun yanında onun için atan yada kendileri için atan yürekler vardır.Kimileri daha yakınlarda atabilmek için kaderden torpil beklerler;fakat o da sanki inadına yapar gibi bunu size vermez ve ayrı yerlerde aynı duygularla atan yürekler zamanla ayrı duygular için de atmak zorunda kalıverirler.Olmazsa olmazlarımız vardır hayatımızda…Aslında onsuz/onlarsız da nefes alıp verebiliriz.Tabi yaşamak denirse buna…Ekmek,su gibi elzem saydığımız soyut duyguları kaybetmek insanı daha az bir insan gibi yapıyor.Fakat üzerinden biraz zaman geçtikten sonra insan,gerçekten aynaya baktığında doğru şeyi görebiliyor.Burada “farkındalık” ortaya çıkıyor.İşte o zaman ben olduğunu zanneden insan kendinden de şüphelenip benin içindeki onları,şunları da anımsıyor.Bir insanın içindeki diğer insanlar kendi aralarında kavga etmeye başlıyorlar daha sonra…Aslında olan yine tek insana yani bana oluyor.Egolarını tatmin etmek için yola çıktığının farkında sonradan da varmış olan insan öze döndüğünde yine egosu,benliği içinde ezilip gidiyor.Kendini kendinden çıkarmak gibi bir şey hani.Neye yarar ki bu.İnsan kendisi kendi olmayınca.Değil çıkarmak,istersen topla…Kendim+kendim=0 olabilir bazen. Böyle olduğunu hissettiğinde insan ne  yapabilir ki… Başına mı dönmelidir yolun? Yıllardır taşlı, dikenli onca tehlikeli yollardan gelmiş insan kendi özünü inkâr mı eder o zaman…

 

                                                                                                                               Ahmet Demir-15.10.2007-P.tesi

October 01

(25)Veda Eder Gibi

 

 

Gece geldi, yine buldu bizi

Yorgun, ürkek, telaşlı biz

Senden, benden konuşsak bir

Ama nerede? Bu aşk bitmiştir!

 

Oysa hayallerimiz vardı

Hepsi yarım kaldı

Başka baharlara, kar yağmamış dağlara

En masum aşklara yelken açmak için beklerdik

 

Ama şimdi yok olduk

Verdiğimiz sözleri unuttuk

Mesafeler içinde kaybolduk

Ve sonunda yorulduk

 

Artık bu gönül çok üzgün

Geride kaldı yine hüzün

Olsun, yine de dinle beni

Bu hayat yolu daha bitmedi!

 

Ama hala da biliyor o

Gelir başka güzel günler

Olmasa da yine o

Bakarsın yeni bir sevda güler

 

Sanma bir tek o var

Bu dünyada sevilecek

Diğerleri de olur

Bilsin aşk herkese yetecek

 

Ne olur canım üzülme

Kaderde bu yazıyor

Bir gün yine bulursun

Bu yürek bazen yine seviyor

 

Ama sakın dönme

Ne olur unut beni

Çalma kapımı bir daha

Ben zaten hiç yoktum ki!

********************

Hep konuşurduk seninle hayallerimizi

Başka bir bahara ertelemeliyiz sevgimizi

Bir sabah uyandım; düşündüm de bizi

Çoktandır izliyor muşuz meğer bir pembe dizi

Bu şekilde yürümez, ayırsınlar ikimizi

Emin bile değildim çok sevdiğimizden birbirimizi

 

01.10.2007 Pazartesi                    Ahmet Demir

September 22

(24)Trafik Canavarı Nerede?

        Ülkemizde her gün trafik kazaları oluyor. Her gün insanlar ölüyor. Ölenlerin ardından gözyaşları sel oluyor. Anneler, babalar ya da evlatlar ve benzer ilişki zincirleri şeklinde insanlar sevdiklerini kaybediyor. Trafik sorunu aslında sadece ülkemizle ilgili değil bu global bir problem. Böyle bir sorunun varlığından söz etmekten çok çözüm bulma yoluna gitmek gerekiyor. Trafik kazalarını önlemek için sürekli çalışmalar yapılıyor; ama nafile… Evet, önlenemez bir durum bu. Trafik kazalarının sebeplerini masaya yatırmak lazım çözüm bulabilmek için. Araçları alkollü olarak kullanma… Uyku… Aşırı hız… Dikkatsizlik…

       Alkol sorununu nasıl ortadan kaldıracaksınız? Tamam, isteyen istediğini yapabilir. İsteyen alkol kullanabilir. Sonuçta suç herkesin kendisinin; ama alkollü olarak araç kullanan insanlar artık kendilerinin dışında diğer insanlara da zarar veriyorlar, hem de onların canlarına kastedecek şekilde. İşte burada durun bakalım… Özgürlüktür tamam isteyen istediği gibi içebilir; ama sen gelip o şekilde benle yolda karşılaşırsan senin yüzünden diğer insanlar hayatlarını kaybederlerse işte o zaman alkol almanın makul bir tarafı kalmıyor. Arkadaş gece bara mı nereye gideceksin git; iç sarhoş ol, kendinden geç. Ama ayılmadan, bilincin yerine gelmeden diğer insanların hayatlarını tehdit etme… Japonlar alkollü olan sürücüyü uyaran yeni bir araç geliştirmişler. Ne kadar kişiye ulaşır ve faydalı olabilir diye düşünüyorum… Yine de fena sayılamayacak bir çözüm…

       Uyku sorununa gelince; bu diğerlerine göre biraz daha olabilir bir neden gibi gözükse de bunun da temelinde insanların az zamanda çok mesafe kat etme düşünceleri var sanırım… Bir insan 15–20 saat araç kullanıyor ara vermeden… Sonra uykusu geliyor. Daha erken gideceğim diye düşündüğü yere geçte olsa cesedi ulaşıyor. Bazı firmalar tek şoförle idare edip saatlerce aynı insanın araç kullanması yönünde onu çaresiz bırakıyorlar. Onlar hiç çocuk yetiştirdi mi? Hiç insan yetiştirdi mi, bir sormak lazım. E insan olmayan insanı anlar mı? Ya da insan olan böyle yapar mı?

          Aşırı hız da kazaların önemli nedenlerinden birisi… Hayatta mutlu olabilmeyi beceremeyen insanlar kendilerini mutlu etmek uğruna aşırı hız yapıp öylece deşarj olmaya çalışıyorlar. Mutlu olmanın yanı sıra bir saatten daha az bir süreliğine bir macera yaşama gayreti de denebilir buna… Bunu yaparken bazıları aracını arkadaşının aracıyla yarıştırmak için yapıyor. Sanki rallide hissediyorlar kendilerini… Yaşamdaki meşru zevkleri yakalayamayan ya da arzularına ulaşamayan, başarısız olmuş insanlar aşırı hız yaparak kendilerini tatmin ediyor olabilirler. Bu, olaya psikolojik bir yaklaşım. Biliyorum ki durumun başka boyutları da var; fakat bu açıdan yaklaşılırsa ve sorunun temelinde de insan faktörü olduğu gerçeği bir kez daha göz önüne getirilirse işte o zaman belki de bir çözüm bulunabilir…

       Sürücü belgesi olmayan insanlar araç kullanıyorlar. Çocuklarımızı çok seviyor olabiliriz; fakat şunu bilmeliyiz ki onlara araç kullandırdığımız zaman sevdiğimiz insanları göz göre göre katliama sürüklüyoruz demektir… Bazı insanlarda sürücü belgesi alabilmek için gerekli kriterler kendilerinde olmadığı halde araç kullanıyorlar. İlkokul mezunu olanlardan bahsetmiyorum. Benim burada söz konusu ettiğim kitle bir gözü görmeyen, ayağı, kolu olmayan insanlar. Bu noktada aklımıza şöyle bir düşünce gelebilir. Alkollü, uykusuz, yada aşırı hız yaparak araç kullanmaktansa kolsuz, bacaksız ama araç kullanmayı bilerek araç kullanan insanlara neden söz söylüyorsun diyebilirsiniz; fakat benim gibi mükemmeliyetçi-melankolik olan yada en azından okuduğu kitaba göre(Kişilik Bulmacası) öyle olduğunu düşünen bir kişi bu durumu hiç şık karşılamayacaktırJ

          Trafik sorununu çözebilmek için duble yollar yapılabilir. Demiryolu taşımacılığına daha çok önem verilir, trafik işaret ve işaretçileri artırılır gibi çözümler üretilir. Olaya bir de ritüel bakış açısı getirirsek bizleri yaratan Allah-ü Tealanın vücutlarımızı kendisi için kurban etmemizi istediğini biliyoruz. Bunun da ölçüleri var. Gücü yeten insanlar kurban kesmeli. Allah kurban kesmeye gücü yettiği halde kurban kesmeyen insanlardan bir şekilde o kanın çıkacağını söylüyor. Trafik kazalarının hala neden meydana geldiğini ve trafik canavarı gerçeğini kafalarında çözemeyen insanların kaçırdığı hassas bir nokta da bu olabilir diye düşünüyorum. Tatil dönüşlerinde olduğumuz şu günlerde biliyoruz ki yine trafik kazaları olacak, birkaç ay sonra da kurban bayramı…

       Çok sevdiğim bir büyüğümle geçtiğimiz günlerde bir haber bülteninde oldukça fazla şekilde olmuş trafik kazalarının nedenlerini tartışırken aklıma geldi bu konu ve kendimce bir şeyler karalamak istedim. Farkındayım, belki de tarzımın dışına çıktım. 

                                                      Ahmet Demir        17 Eylül 2007 P.tesi
September 03

(23)Yalnızlık

Yalnızlık nedir? Siz hiç yalnız kaldınız mı? Ya da hayatta yalnız değilim diyen var mı? Etrafımızda bizi tanıyan, tanımayan; samimi olalım, olmayalım birçok insan var. Bunlar yalnızlığımızı ortadan kaldırmaya yeter mi dersiniz?
Bu dünyaya yalnız gelmişiz ve yine yalnız olarak gideceğiz.
Annemiz, babamız, arkadaşlarımız; hatta sevgilimiz bile olabilir; fakat onlarla paylaştıklarımızın dışında kalan paylaşamadıklarımızla biz yine yalnızız.
Çoğu zaman içimizden neler neler geçer… Fakat bunları söyleyip söylememekte tereddüt ederiz. Yalnızız…
Şehrin caddeleri, ışıkları var; hatta ay ve yıldızlar, bize bakıyorlar çok uzaklardan da olsa; fakat konuşamıyorum ben onlarla. Yalnızım…
Kendi dünyamda, kendi evimde kendi ülkemce yalnızım ben…
Bir insana nasılsın demek, usuleten hal hatır sormak azaltmaz onun yalnızlığını.
Bir sokak çocuğuna biraz para vermek onu kendi dünyasından geri getirmez.
Düşünürken insan tek başınadır. Uyurken, yaşarken, su içerken, gezerken yanından cisimler geçer; fakat kalp derinlerde saklıdır. Kim oraya dokunabilir? Oradan geçenleri kim yüzde yüz anlayabilir? Siz hiç birisinin kalbine dokundunuz mu?
Bir yüreğin acısını hissetmek için illa ki anne mi olmak lazımdır?
Bir kedinin, bir kuşun sevgiye ve şefkate ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmek hayvan severlerin görevi midir yalnızca?
Şimdi söyleyin bana kim vardır bu annenin yanında?
Bir kedi, bir kuş ağlayınca, gidip yakından bakınca görebildiniz mi gözyaşlarını, giderebildiniz mi yalnızlığını?
Bir çocuk uyuyunca, siz de uzanırsınız yanına boylu boyunca… Ya ağlarsa; ya korkarsa yine yalnız kalınca; bir de her zaman öyle olduğunu hatırlayınca nasıl susturursunuz, söylemeyin bana susar diye yalandan hareketler yapınca...
 
Uzaklara bakıyorum yine ben…
Yalnızım ta önceden!
Hele gittikten sonra sen;
Kapattım tüm kapılarımı dünyaya
Yalnızım yine, yalnızım ben!
 
Kapılarım ardına kadar açıkken
Hiç eksik değil di gelen giden…
Ancak yanlış kapıyı mı çalmışlardı ne,
Aslında paylaşıyorduk çoğu şeyi,
Kalbimize dokunacağız diye öğrendim sabredip beklemeyi
Olmadı, olmadı öğrenemedim bir türlü yalnız değilim demeyi…
Yine de hep biliyordum birilerini sevmeyi
Öğrendim sıcak bir ilgiye gülüvermeyi
Yine de yalnızım ben, yalnız!
Bırak şimdi yalnız değilsin demeyi!
 
 
 
                                  3 Eylül 2007/Pazartesi            Ahmet Demir
 
August 14

(22)Globalleşme,Teknoloji ve İletişim

        5 milyar yıl önce tanrı ilk insanı yarattı.İnsan oğlu tanrının kendisine verdiği akıl ve diğer bazı yetileri verdi.İnsanlar ilk olarak barınma ihtiyacını karşılamak için çeşitli yollara başvurdular.Bunun için öncelikle doğayı keşfetmeleri gerekiyordu.Doğadan bazı maddeleri kullanarak kendilerine giyecek elbise ve barınacak kulübeler,evler yapmalıydılar.İnsanların toplumsal yaşamı geç tanımaları ve geç sosyalleşmeleri toplu ve kalabalık olarak yaşamamalarının bir sebebiydi belki de.İnsanlar ilk önce duvarlara yazılar yazarak iletişime geçmeye çalışıyorlardı;fakat bu yazı ile değil de resim ve işaretle olduğu için istenilen şekilde iletişim gerçekleşmiyordu.İnsanlar yavaş yavaş doğayı keşfettiler;şöyle ki doğadan taşları kullanarak kendilerine aletler yaptılar,hayvanları avlayarak elbise yaptılar.Böylelikle insan yaratıcılığı keşfetti.Ses çıkararak,işaretle olan öncelikli iletişim daha sonra dilin gelişmesine neden oldu.Bu resimlerin,işaretlere onların yazıya dönüşmesiyle yazı ortaya çıktı.İnsanlık tarihi ilerledikçe;insan değişti.İnsandaki fiziksel değişiklik;bir teoriye göre insanın iki ayak üzerinde durabilir duruma gelmesi insanın konuşmasını kolaylaştırdı.Önceleri çok yavaş olan bu gelişmeler daha sonra dünya ilerledikçe daha da hızlandı.Çok büyük olarak icat edilen araçlar başka maddeler kullanılarak daha da küçük hale getirildi.İnsan aklını,hayal gücünü ve zekasını kullanmayı öğrendi.Yeni bulunmuş olan aletler diğerlerinin bulunmasını kolaylaştırdı.İnsanlar benzerliklerden yararlanaraktan yeni yeni aletler ve araçlar icat ettiler.Sosyal hayata da alışan insanların ilişkileri daha da gelişmeye başladı.İnsanlar haberleşme gereksinimi hissettiler.Bu tür değişiklikler ve gelişmeler çok hızlı oldu ve günümüze kadar dünya ve insanlar çok fazla değişti.

          Globalleşen dünya insanoğluna daha kolay iletişim, haberleşme ve kültürler arası etkileşim sağladı. Bilgi herkesin kolayca ulaşabileceği bir şey haline geldi. Bunda internet en büyük etmen oldu. İnternet’in ortaya çıkması insanları bazı yönlerde donanımlı olmaya teşvik etti. Teknoloji dili olan İngilizce dünyada aileler ve devletler tarafından zorunlu olarak öğretilmeye başlandı. Devletler vatandaşlarına Dil Sertifikası verdi, insanlar bununla yurt dışında diğer ülkelerde bulunarak daha fazla etkileşimde bulundular.

         Siyasi görüş olarak dünyanın tek bir düzene yani Cumhuriyete yönelmesi halkın kendi sesini duyurmasına neden oldu. Artık iktidarda bulunanlar krallıkta, monarşide yada teokraside olduğu gibi sadece kendileri söz hakkına sahip olmayacaklar aynı zamanda halkında hak ve özgürlüklerini göz önünde bulunduracaklardı. Dünyada duvarların yıkılması komünizminde ortadan kalkmasına neden oldu. Komünizm herkesi fakirleştiren;kapitalizm de herkesi dengesiz bir şekilde zengin eden bir sistem olarak tanımlanabilir.Siyasal alandaki bu serbestliklerin ortaya çıkması 21.yüzyılın başlarında bilgisayar ve internetin oldukça gelişmiş olmasıyla insanların daha çok etkileşimde bulunmalarına imkan verdi.Ticaret,ekonomi ve haberleşme çok hızlı bir şekilde gelişti.Resmi ve özel kurumlar Internet ve ona bağlı entegre ağlar ve bunları kullanan sistemler sayesinde bilgi paylaşımını çok daha hızlandırdılar.Bununla birlikte önceden insan gücü daha önemli iken şimdilerde bilgi,hayal gücü ve yaratıcılık daha da önemli hale geldi.Artık dünya bilgisayar ve internete göre;yani teknolojide her türlü gelişmeye göre şekillenmeye başladı.Teknoloji ve bilgi paylaşımı insanların vazgeçilmezleri haline geldi.Teknoloji ve internet günlük hayatı da kolaylaştırdı.Örneğin,bulunduğumuz şehirde ulaşamadığımız bir kitap yada herhangi bir ürünü internetten –e alışveriş yoluyla çok kısa bir zaman içinde temin edibimle imkanına kavuştuk.

          Dünyanın bu kadar gelişmiş olması baş döndürücü olabilir;fakat hayal gücünün ve yaratıcılığın kullanılmasının sürekli olması insanların global dünyada rekabet içine girmeleri her gün yeni bir ürünün üretilmesi;insanları yerinde saymaya yada ürettikleri ve yaptıklarıyla yetinmek yerine daha da fazlasını istemelerine neden olmuştur.

          Sanayi Devrimi ve sömürgelerde en büyük pay sahibi olan A.B.D,Fransa,İngiltere ve Almanya gibi büyük Avrupa ülkeleri artık bir anlamda doyuma ulaşmış ve bunların yerini Hindistan,Çin gibi sömürgeden çok fazla şey elde edemeyip daha çok kendi içinde gelişimini sürdürmeye çalışan ülkeler,beyin güçlerini kullanaraktan söz konusu büyük ülkelerin taşeronu gibi gözükseler de yine de globalleşmiş dünyanın yeni aday liderleri olma yolunda daha hırslı bir hale gelmişlerdir.

         Bunun yanında teknolojinin bu kadar hızlı ilerliyor olmasının yararlarının yanı sıra bir takım muhtemel tehlikeleri de var.Bu ilk olarak ülkelerin teknolojiyi kullanarak birbirlerine tehdit unsuru oluşturmasının yanı sıra,terör örgütlerinin de işlerine yarayacağı silahları çok daha hızlı bir şekilde ele geçirmelerine yardımcı olabilir.

        Sonuç olarak;dünyanın globalleşmesi bilginin daha kolay elde edilir olmasını sağlamıştır,dolayısıyla insanlar bilgi ve bilgiyle ilgili teknolojik aygıtları geliştirebilmek için  beyin gücünün önemini daha da fazla benimsemişlerdir.Diğer taraftan da dünyanın teknoloji sayesinde bu kadar gelişmiş olmasının avantajları olduğu gibi bir takım dezavantajları ve tehlikeleri de vardır.Ama yinede bence teknolojinin doğru kullanıldığında birçok avantajı vardır ve faydalıdır.

 

              14 Ağustos 2007-Yabancı Bir Yazarın Makalesinin Bende Bıraktıkları-Bir Makalenin Özeti

                             

                                                                                               Ahmet Demir 

August 06

(21)Düşler ve Gülüşlerde mi saklıdır acaba(Mutluluk)?

 

          Mutluluk nedir, nerededir diye sorarız hep! Sizi bilmem ama ben hep sordum bu soruyu; hatta tartıştık ta bazılarıyla… Daha çok ta mutluluk anlık mıdır; yoksa sürekli midir diye hep sorduk.

       Birçok tanımı yapılmış mutluluğun. Mutluluğun sevdiğim bir tanımı ise ”Mutluluk düşle gerçeğin birleştiği yerdedir”,sözüdür. Bu tanım mutluluğu biraz ütopik(hayali)görmüş sanki… Ama bir düşünelim: hayallerimiz hiç mi gerçek olmaz bu dünyada? Evet, tabiî ki olur. Yeter ki biz olabilecek hayalleri kuralım. İçimden bir ses hayallerin sınırı olur mu hiç ve insan hayalleriyle yaşar diyor. Hayallerimiz olmasa biz nasıl yaşarız ve hayata bu denli nasıl bağlanırız? Yukarıdaki mutluluk tanımı; hayali bir albüm yapıp aşka dair şarkılar söylemek olan, çok sevdiğim bir Pop Müzik şarkıcısına ait.1992’de piyasaya çıkan ilk albümü “Bir Umut’la aşka dair türküler söylemeye başladı ve devam da ediyor o gün bu gündür… Albüm kapağında,“mutluluk düşle gerçeğin birleştiği yerdedir; bu albüm benim için o yerin ta kendisi olsa” gerek diyor… Bu ütopyayı çürütüyor. Eğer mantıklı ve doğru olabilecek, gerçekleştirebileceğimiz; ama yine de sıradan olmayan ve şartları zorlayarak kurulan hayaller bizi mutluluğa götürebilecektir diye düşünüyorum.

       Ben kendi kendime hep bunu tanımlamaya çalışmışımdır. Bununla ilgili birçok tanım yapılmış; ama ben mutluluğu hayatta yaptığımız her şey: güzel-çirkin; günah-sevap bunları yaşarken aldığımız hazdır diye düşünüyorum. Aşk mesela insanı mutlu da eder, mutsuz da… Bir bakmışsın ki en çok sevdiğin insan en çok nefret ettiğin insan oluvermiş… Onun yanında çok mutluyken dünyalar seninken; artık onunla birlikte olmak istemiyorsun… Yemek yemek bir mutluluktur, hazdır; sonuçta mideye giden yolda yiyeceklerin geçişi bizi mutlu eder. Gereğinden fazla yersek o zamanda rahatsız oluruz. Sanırım günlük hayatta ilişkilerimizde böyle olmalı. Eğer ölçüyü kaçırırsak o zaman rahatsız oluruz, sıkıntı yaşarız. Midemiz ağır ya da lüzumsuz yiyecek ve içecekleri sevmediği zaman ya da onları fazladan aldığımızda nasıl rahatsız oluyorsa gereksiz insanlarla kendimizi doldurmak hayatımızda onlara yer vermekte bizi rahatsız edecektir diye düşünüyorum…

         Bana göre bir başka şekilde mutluluk “Sevdiklerimle sevdiğim şeyleri yapıyor olmaktır”.Hayatta her şeyi mutlu olmak için yapıyoruz bence… Çok farkında olarak yaptığımız bir şey değil mutluluğu elde etmek; yani istemekle olmuyor maalesef… Eğer öyle olsaydı neredeyse herkes çok huzurlu olurdu dünyada… İstemekle olmuyor diyorum; çünkü diğer insanlarla beraberiz ve onlarla bir şeylerimizi paylaşıyoruz ve bizi onlar mutlu ediyor. Bir elimizden geleni yapıyor olabiliriz ama o insanlar aynı şekilde olmazlarsa o zaman olmaz işte…

          Dennis Prager “Mutluluk Ciddi Bir Sorundur” isimli kitabında özetle: Hayatta ben mutlu değilim deyip sürekli sitem edip karşıma bir şey çıkacak ya da sıra dışı bir olay olacak ta ben mutlu olacağım demek yerine; ben zaten mutluyum ve beni mutsuz edecek şeyleri izin vermemeliyim” diye düşünmemizi öneriyor.

         Düşlerden bahsettik ve bir de gülüşler… Gülünce insan ne kadar tatlı olur. Mutluluğun yüze yansımasıdır gülmek… Gülünce güzel olur insan… Çünkü ruhundaki ve kalbindeki güzelliğini yansıtmıştır yüzüne… Gülebilmek ve ağlayabilmek ne güzeldir hayatta! Ama ikisi de mutluluktan olmalı. Bizleri mutluluğa ulaştıracak düşler ve gülüşler dileklerimle… Hep gülün olur mu; çünkü güldüğünüzde çok daha güzel oluyorsunuz!

                                             

                                                             Ahmet Demir 6 Ağustos 2007 Pazartesi

 

  

July 28

(20)Şahika Hanım

          Yaprakların dökülmesiyle elbisesiz insanlar gibi çırılçıplak kalmış ağaçlar; yazdan kalma otların örttüğü toprak, çiçeklerini çoktan açmış; hatta dökmüş gül ağaçları iki katlı evin bahçesini süslüyordu. Ağaçların yapraklarını dökmesiyle gönlü kasvetle dolu olan Şahika Hanım, askere gitme zamanı yaklaşan en küçük oğlu Memduh için hazırlıklar yapıyordu. Şekip Efendi ile Şahika Hanım kırk yıllık evli idiler. Şahika Hanım yılların verdiği bir olgunlukla evlerini ziyarete gelen misafirlerini ağırlıyordu. Şahika Hanım dışarıdan bakıldığında mutlu ya da halinden şikâyetçi olmayan bir edaya sahipti; fakat oğlunun kutsal bir görev için gideceğini biliyor olsa da içinde tarif edilmesi güç bir sıkıntı vardı. Memduh’un askere gidişi çok zor olmuştu. Eskişehir’den ayrılmak çok zor gelecekti ona… Hele iki katlı çıkması olan sanki insanın gözü, kulağı, burnu ya da olması gereken faydalı bir organı gibi olan evlerinin çıkmasından artık aylarca dışarıyı bakamayacak ve sevgilisinin mektepten gelişini izleyemeyecekti. Bunun yanında evlerinin tırabzanlarından yukarı çıkarken o tırabzanların dokunulunca verdiği hissi ve yıllardır anne ocağında o mistik evlerinde yaşanmış ne güzel anıları, hikâyeleri hatırlayacak ve gözlerinden akan yaşlar belki de kimse görmeden Memduh’un yanaklarını ıslatacaktı… Bahçedeki yaşlı çınar ve enginarlara dokunamayacak ve onları koklayamayacaktı artık bir süreliğine Memduh… Şahika Hanım’ın çocukları uzak şehirlere gitmişti, yanında kalan tek oğlu Memduh’ta kısa bir süre sonra adeta bir kuş gibi yuvadan bir süreliğine uçup gidecekti. Bir kuş gibi; bir göçmen kuş gibi sonbaharla birlikte evinden ayrılacak, başka ellerde olacaktı. Memduh için yardan ve diyardan uzak zamanlar başlamıştı. Memduh’un evlerinden ve annesinden, Şahika hanımın da Memduh’tan ayılması çok zor oldu. Biliyorlardı ki askerlik iki yıl sürecekti; ancak bu sanki geri dönüşü olmayan bir yolculuk gibiydi. Memduh yolda hep evlerini düşündü… Evlerinin çıkmasından saatlerce dışarıyı izlediğini oradan sevgilisi Letafet’i izlerken kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi olduğunu; o uzun gecelerde hep birlikte-ailecek ve komşularıyla-nasıl eğlendiklerini hatırladı… Odasında geçirdiği zamanlar bir film şeridi gibi Memduh’un gözlerinin önünden geçiyordu. Memduh evlerine, evin bahçesine, çıkmasına; onlar da Memduh’a âşıktı sanki… Memduh birden ellerinin içinde bir şeyler hissetti, o an merdivenlerin tırabzanları aklına geldi. Merdivenlerden inerken ya da çıkarken tırabzanlar bile onun ellerine bir dost gibi, bir sevgili gibi okşuyordu sanki…

          Askerlik günleri hızla ilerlerken Memduh sürekli bir şeylerin özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Evlerini özlüyordu, annesini ve Letafet’i… Anne sevgisi ayrıydı. Onu bir kenara bıraktığında geriye sevgilisi Letafet kalıyordu ve bir de evleri. Letafet sonradan onun olmuştu; lakin onunla sürekli kalacağına dair bir güvencesi yoktu; fakat evi, odası: Hayatının yaşayıp bitirdiği kısmını sürekli orada geçirmişti, oradan hiç ayrılmamıştı, ayrılmış olmak ta ona çok dokunmuştu…

          Memduh ilk mektubunu gönderdi. Askerliğe alıştığını; ancak evlerini çok özlediğini ve diğer arkadaşlarının başka şeyleri özlediğini ama onun nedense evlerini de özlediğini yazıyordu. Şahika Hanım Memduh’un odasına uzun zamandan beri girmediğini fark etti. Memduh’un odasının kapısını yavaşça araladı; sanki Memduh uyuyormuş ta onu rahatsız etmemeye çalışır bir tavır ile içeri girdi. Oğlundan uzak olduğunu bir kez daha anladı. Odanın duvarları ağlıyor gibi geldi Şahika Hanım’a… Dışarıda yağmur yağmaktaydı… Şekip bey evde değildi, gelmesine daha baya vardı. Şahika Hanım oğlunun yatağına uzandı. Memduh’u ve müstakbel gelini Letafet’i düşündü…”Allah’ım oğlum inşallah sağ salim döner de gelinimle ve sonra torunlarımızla bahtiyar oluruz diye dua etti.”Gece boyunca hiç uyumamış olan Şahika Hanım hemencecik uykuya dalıverdi… Memduh rüyasındaydı; ama cephede savaşıyordu. Savaş çok şiddetli geçiyordu. Bir ara kurtar anneciğim diye haykırdı Memduh. Günlerdir uykusuz olan Şahika Hanım öyle bir uykuya dalmıştı ki artık uykuda mı değil mi bilemiyordu… Sonra birden çocukluk günlerini hatırladı. Şekip uzaklardan koşarak geliyordu. Şahika koşuyordu ama koştukça Şekip sanki ondan uzaklaşıyordu. En sonunda kavuştular. Sonra Şekip ile uzun bir yolda yürürken diğer çocukları da bunlara katıldı ve tüm aile büyük bir ormandan geçerek Odunpazarı denen alandan Şahika Hanım’ın neredeyse bütün hayatını gördüğü bir tünelden yukarı Ağalar sokaktaki evlerinin bahçesine çıktılar. Memduh boylu boyunca uzanmış, bahçedeki çeşmenin yanında uyuyor gibiydi. O an Şahika Hanım’ın gözlerinin önünden Memduh’un ilk doğduğu gün de geçiyordu… Şahika Hanım hemen oğlunun yanına koştu.”Yavrum benim, canım askerden gelmiş!”dedi. Şahika hanım bir gün Şekip Efendi ile Odunpazarı evlerinde sokak çeşmesinden su doldururken nasıl tanıştıklarını düşündü. Enstitüden yeni gelmişti bir akşam. Evde su olmadığı için çeşme başına su doldurmaya gitmişti. Askerden izine gelmiş filinta gibi bir delikanlı gördü. Yan sokakta oturduklarını biliyordu… Ondan çok etkilenmişti. Evlerinin çıkmasından onu izliyordu… Sonra birden tekrar evlerinin bahçesine gelmişti. Şahika hanım o sırada uyandı. Şekip Bey eve gelmişti.

         Şahika hanımın kâbuslarla dolu rüyaları birbiri ardına devam etti gitti… Şahika hanımın tek dostu eviydi. Yalnız olan Şahika Hanım ruhunun derinliklerindeki evlat sevgisini eviyle paylaşıyordu… Memduh’u doğurduğu, ona anne olduğu onun büyüdüğünü gördüğü evi onun evinden çok daha fazlaydı artık hem evi, hem de dostu, sırdaşı, arkadaşı ve her şeyi idi… Yıllara denk olan günler birbirini kovalayıp gidiyordu… Şahika hanım eviyle, rüyalarıyla, kâbuslarıyla baş başaydı sürekli… Artık oğul özlemi iyice maraz ver buhran haline gelmişti ve eviyle paylaşa paylaşa dertlerini içine atan Şahika Hanım oğlunun teskeresinden bir gün önce eller üzerinde Asri mezarlılığının yolunu tuttu. Gözlerde yaş, odalarda hüzün vardı, evin çıkmasının kederli bakışları; buzların erimesiyle beraber sanki gözyaşlarını akıtıyordu. Dostları, anneleri her şeyleri gidiyordu; artık yoktu ve bir daha da geri dönmeyecekti. Odalar mahzun ağaçlar neşesiz, Şekip bey kırk yıldır hayatı acısıyla tatlısıyla paylaştığı arkadaşından yoksun evde çeşme akmaya isteksizdi… Memduh annesizdi… Sevgilisi Letafet vardı olmasına; ama bir gün belki de o da giderdi. Evleri kalırdı, dertlerine deva olurdu… Memduh ona sığınırdı; o Memduh’u, Memduh’ta onu korurdu…

                                                                                                                            Ahmet Demir

 

Geçen haftaki yazıyı geciktirdiğim için bir jest yaparak alışılmışın dışında,bir öykümle sizlerleyim.

 

  

July 23

(19)Kurşun Kalem&Silgi

          Eylül ayının ortası… Sonbahar gelmiş, ağaçlar yapraklarını dökerken, insanlar da evlerinden memleketlerinden ağaçların yapraklarını döktüğü gibi ayrılıyorlar. Anne-babalar üzgün, evlatlar ve evlatların evlatları da hüzünlü… Çocuklar heyecanlı, yeniden arkadaşlarına kavuşacak olmanın sevincini yaşıyor. Bazıları da ilk defa okula başlayacak. Okul nedir, hiç bilmiyor. Biliyor aslında ne olduğunu; ama içine hiç girmemiş, sıraya oturup öğrenci olmamış. Yıllar yılı sürecek bu heyecanlı, coşkulu, meraklı; bazen hüzünlü ve buruk maceraların ilk başlangıcıdır ilkokul 1.sınıfın sıraları… Kurşun kalem ve silgi kokar ortalık… O koku dünyadaki onca doğal ve itina ile hazırlanmış parfüm kokularından bile daha güzeldir. O mavi önlük sanki bir haykırıştır, yeniden doğmaktır. İnsan sanki 7 yıl önce değil de ilkokulun ilk günü dünyaya gelmiş gibidir. Yeni yeni çocuklar, hayatında ilk defa duyduğu isimler… Anne-babaya alışmış çocuğun; onların yerini doldurma çabası içinde olan öğretmeni… Eğri, doğru, yatık çizgiler… Sonra harfler, heceler ve fişler…”Ali ata bak”lar,”Işık ılık süt iç”ler…

         İlkokul birinci sınıfın ilk dönemi okula alışma, yavaş yavaş eğri büğrü de olsa yazıp çizmeye başlama dönemi; ikinci dönem ise artık öğretmen “Okumaya başlıyorum” kitabını ister. Minicik avuçların sıcacık kavradığı; ya da bulaşık, çamaşır ve başka işlerden yıpranmış ama yine de müthiş bir şefkat barındıran anne eli,ya da nasırlaşmış baba elleri “Okumaya Başlıyorum" kitabını büyük bir itina ile koyar çantaya…

          Artık yavaş yavaş okumaya başlar bazı öğrenciler. Bazıları hala hece hece okur.Bazıları daha okuyamamıştır hala harflerle uğraşıyorlardır.,sonra zaman geçer.Birinci ve ikinci sınıf derken üçüncü sınıf…Ve sonrası…Artık büyümeye başlar insan.İnsanı tanımaya ve aşkı belki biraz…Hisseder;ama ne olduğunu bilmez.Sıra dışı,bambaşka;insanı havalara uçuran,aklını-fikrini çalan,hiçbir şeyi umursamaz hale getiren dünyanın en güzel duygusuyla tanışıyordur artık.Çocukken gördüğü;ama ne olduğunu hatırlayamadığı rüyalar artık daha belirgin hale gelmeye başlayacaktır.Rüyanın etkisinden kurtulamaz çocuk ve muhtemelen rüyasında gördüğü kişiye daha farklı bakar.Onunla ilişkisi ve ona karşı olan bakış açısı değişmiştir.O sınıf arkadaşı,komşunun kızı yada herhangi bir abla değildir artık başka bir şeydir.Böylelikle ilk ve gerçek platonik aşklar yaşanır hayatta…

         Sonra büyür insan,olgunlaşır. Vücudunun büyüdüğü kesindir; ama bazılarının bununla birlikte aklı, fikri ve düşüncesi de büyür gelişir. Kimi hala oyuncak oynar;”anasının kuzusu” olanlar da yok değildir. Özentiler başlar dışarıdakilere… İyi ailenin iyi çocukları,iyi olmaktan çıkıp erginliğin verdiği başkalaşımla farklı alışkanlıklara eğilimde bulunurlar. Bu genelde engellenemez bir durumdur. Çünkü artık ergenlik çağına girmiş çocuk birey olma yolunda en büyük adımı atmıştır. Onun için korku yada utanç duygusu diğer bazı duygular tarafından bir süreliğine bastırılmış olarak kalacaktır.Küçükken ailesine çok bağlı olan çocuk,büyüdükçe dışarıya doğru yönelir ve büyümeyle aileye karşı kapanma ve ondan uzaklaşma doğru orantılıdır.

        Tilki kürkçü dükkânına eninde sonunda gelecektir; fakat önce özgürce yaşayıp, hayatı tanıyıp yıpranırsa onun için avantaj olan yanlar da ortaya çıkabilir.

        Bu yazıyı; özellikle de ilk kısımları sonbaharda yazmak isterdim; fakat hissediyorum ki ruhumda ve gönlümde bir sonbahar havası, kasveti var. Her ne kadar havalar sıcak olsada, benim içim içimi ısıtmıyor maalesef! Yüreğim(iz)i ısıtacak aşklara ve arkadaşlıklara yelken açabilmek umuduylaJ

 

                                          Ahmet Demir           23.07.2007/Pazartesi 

July 10

(18)Bir Gencin Hayat Defterinden

 

 

          Ağlamak istiyorum; fakat ağlayamıyorum. Aman Allah’ım kalbim nasıl da bu kadar taşlaştı? Önceden, hayatla bu denli savaşmadan önce nasıl da haykırırdı gözyaşlarım. Ağlardım, kimselere göstermeden. Şimdi neden ağlayamıyorum? Bana ne oldu? Hapsettim içime acılarımı, terkedilmişliklerimi, kabul görmeyişlerimi. Acılarım, yaşadıklarım mı beni bu kadar yaşlandırdı ve yorgun düşürdü. Belki de büyüyorum ve öğreniyorum hayatın çalımlarını. Ağlayamıyorum; çünkü biliyorum nafile geri döndürmek gidenleri. Onların hiç umurunda değil ki istediğin kadar ağla boşuna; çünkü kendin yazdığın senaryoların tek, yalnız ve sözüm ona başrol oyuncusu! Öyle bir oyunki; asıl oyuncusu, başrolü oynayacak prensesinin haberi bile yok. Kendim yazdım, kendim oynuyorum. Ama şunu iyi bil ki ben seni görüyorum, duyuyorum, hissediyorum. Dokunamasam da ellerine hissediyorum ellerimi yüreğinde. O eller başka ellere uzanabilir, biliyorum. Fakat bu yürek seni hiç unutmaz! Ellerim ellerinin sıcaklığıyla ısınmıyor olsa da kalbim kalbinin sıcaklığı ve şefkatini senden çok uzaklarda hep hissediyor ve hissedecek.

       Bu hayat okulu bana daha çok şeyler öğretecek. Bir çocuğun gülümsemesinde seni bulup o an mutlu olacağım. Sonra sensiz olduğumu hatırlayıp ben yine kahrolacağım. Bu gönül ağlamak isteyecek senin için... Biriktirdiğim ve paylaşamadığım sevgi büyüyecek, büyüyecek ve eriyip melek masumiyetinde biriktirdiğim sana özel ve bembeyaz ürkek duygularım. Güneş gibi beni aydınlatan, yücelten, hayata ve insanlara artık daha farklı bakmayı bana öğreten acılarım, güneşin karları erittiği gibi sevgimi de eritecek, alacak, götürecek ve gözüm gibi baktığım ve nice emeklerle gece gündüz büyüttüğüm duygularım yok olup gidecek. Nafile çabalarım onları zapt etmek için…Ve bu gönül bir yağmur bekleyecek.Fakat dünyayı aydınlatan güneş,benim duygularımın depreşmesine izin vermeyecek.Belki de bir fırtına kopacak ve önce yağmurla gözyaşlarım akacak;sonra karlar yağacak ve benim sana olan aşkım yine tazelenecek.

        Sonra bahar gelecek.Çiçekler açacak bizi süsleyecek,böcekler ellerinde birer enstrümanla aşkımıza yazdığım şiirlere senin yaptığın bestelerle dansımıza eşlik edecek.O an ben ben olmaktan çıkıp sende olacağım.Tıpkı her zaman olmak isteyip te olamadığım gibi.Sensizliği soluyup,yutkunup beni olgunlaştıran acılarımın izin vermediği gözyaşlarım aşkımızın tazeliğinde dünyayı yok edecek.Bir tek dünya olacak:Bizim dünyamız!Hiç bir şey bizi ilgilendirmeyecek.Aşka dair sözler söyleyeceğiz birlikte.Güzelliğini yüreğinden alan ellerin artık benim olacak.Ve ben uçacağım.İşte o zaman “gerçekte olmayıp,sözde var olan ben”yine nominalist takıntılarıyla boğuşacağım.”Ben kimim ki?” “Ben yokum ki” diye haykıracağım. Sen gelinceye kadar ben yine nominal olmaya devam edip kendi dünyamda yaşayacağım.

Ben bir nominalist’im eksiğim, yarımım, yokum.

Tıpkı aşkımız gibi. Sen gibi.

Ey benim var gibi sevgilim.

Dön gel artık beklemekten tükenmek üzereyim. Ben seni sevdim. Sensiz yokum ve her gün ölüyorum. Öbür yarım sen yanımda olmadıkça ben yine ölmeye devam edeceğim…

   Yoğun geçen birkaç günün ardından yaptığım tren yolculuğu gece’nin 2’sinde bana

bunları yazdırdıJ                                                                             

 

                                                                                                                                        09.07.07   Ahmet Demir

 

                                                                                

June 30

(17)Aşk Oyunu

 

Sana o kadar yakınım ki konuşmaktan korkuyorum

Seni o kadar seviyorum ki gözlerine bakamıyorum

 

Her gün yanında yürüyorum

Kalbim öyle atıyor ki

Ölürüm diye korkuyorum

Senin umurunda değil ki

Ben kendim yazdım, kendim oynuyorum

 

Sana başrol teklif ediyorum bu aşk oyununda

Bu oyunu oynayalım senle bir ömür boyunca

Ben sende neyim bilmiyorum ama ben adını koydum aklımca

Sevdiğimsin benim sonuna kadar

Ancak belki biter bu tutku sana, kıyamet kopunca

 

                                                                   Ahmet Demir Haziran  2007

June 26

(16)Aşk,Sevgi ve (Parantez İçinde NEFRET)

          Aşk gibi güzel bir duygu var mı bilmiyorum şu yaşamda... Bir insanı karşılık beklemeden sevebilmek; aslında karşılık bekleyerek: o da sıcacık, masum bir sevgi. Buraya kadar her şey güzel. Tamam, sevdiniz, her şeyi paylaştınız; hatta o kadarki karşılık ta beklemeden her şeyinizi verdiniz...

        Zamanla sevgi, nefrete dönüşebiliyor; yani en çok sevdiğimiz insan, zamanla en çok nefret ettiğimiz oluveriyor ne yazık ki!

Ama bu o insanın(kendisinden nefret ettirenin)masumluğu değil, tam tersi onun suçu, kusuru...

          Sen sevmişsin, öyleki çok güzel şeyler paylaşmışsınız; ama öyle bir şey yapmışsın ki seni en çok seveni incitmiş, senden nefret etmesine neden olmuşsun. Sonradan nefret edeceğimiz ya da kendimizden nefret ettireceğimiz birisini neden severiz? Sonunda öyle olacağını/olabileceğini bilmediğimiz için mi?

         "Sen benim bir tanemsin, canımsın, hayatımsın...",gibi sözleri dilimizden düşürmeyiz. Sanırım bu söylemlerde parantez içinde(ama şimdilik, ileride ne olacağı belli olmaz)var. Parantez içinde yazılanları okumayız biz, önemsiz buluruz; fakat bence önemli şeyler yazar orada... Bir önceki kelime, kelime grubu, ya da cümlenin açıklamasıdır oysa ki parantezin dile getirmek istediği... Böylelikle anlamayanlar da anlar parantezin içindekileri... Bu nedenle ilişkilerde yapmacık olmak, sadece gündelik değerler için sevmek doğru olmasa gerek...

          Aşk nedir ki ya? Karşıdaki insanı her haliyle sevebilmektir. Tamam, gülün dikeni de olur diyeceksiniz; ama ben olsun diyemem. O diken eninde sonunda sana batacaktır. Hele bir de o insan gülü koklamasını bilmeyen toy birisi ise ağzına, yüzüne her tarafına batar o diken, benden söylemesi:)

          Bugün bir tanemiz,canımız,hayatımız olan yarın neden şerefsiz,zalim,vefasız,nankör olur.Halbuki o insan her halükarda bedeniyle,aklıyla,fikriyle,duygu-düşüncesiyle,huyuyla-suyuyla,gühahıyla-sevabıyla ve davranışlarıyla aynı insan değil midir?Demekki iki taraftan her ikisi;yada birisi kendini yanlış tanıtmış,yada biri diğerinin aslında canı,hayatı ,bir tanesi  olamayacağını bildiği halde herkes öyle diyor diye mi öyle demiş?Yada belki de hiç "canım,hayatım,bir tanem" olmadı,haydi buna söyleyeyim de olsun diye mi düşünmüştür acaba...Diğeri de buna inanmış mıdır?Ah bu parantez içinde yazanlar...Onları iyi okuyup irdeleyebilirsek o zaman sanırım balık baştan kokmayacak.Hayatımız parantezlerden ibaret,var aslında biliyoruz,ya görmezlikten geliyoruz yada gerçekten görmüyoruz;tıpkı hayatta başımıza ne geleceğini bilemeyeceğimiz gibi...Kader işte...Daha dün neredeydin şimdi nerelere geldin ve kimlerlesin...Bu "Hayat Ekspresi" bizi nereye götürür bilemeyiz.Hakikaten Ekspres...O kadar hızlı ki...Hayat yolculuğunda o kadar durağı ne de çabuk geçtik anlamadım...Ne duraklar gördük ve ne insanlar.Aynı kompartımanda yolculuk ettiklerimizi bazen çok sevdik;öyleki onlara aşık olduk her ne kadar onlardan bazılarının bunun farkında olmasalarda,yeni duraklarda başka yol arkadaşları bekleseler de sonunu bilmeden....Bazılarından da nefret ettik hiç sevemeden...Şimdi artık yeni duraklar ve yeni yol arkadaşlarını beklemenin zamanı...Eskilerin yaralarını sarabilirsek yenileri kucaklayabilir,bağrımıza basabiliriz;ancak şimdi veda bile etmeden çekip giden yol arkadaşları varken,yeni gelenlere akıtacağımız sevinç gözyaşlarını eskiler için hüzün hıçkırıkları olarak akıtıp boşa gideririz sanırım...Çünkü (o)nlar hiç dönmeyecektir.Bak görüyor musun o(sen)[yani sen} parantez içinde gizlisin:(                   (Seni Seviyorum) Boş ver önemli değil bu,ne de olsa parantez içinde yazıyor,ben tabuları yıkamam ki:)  Parantezler yine parantez içinde kalacaktır;tıpkı benim sana olan aşkım gibi neden anlamak istemiyorsun ki?

 

 

 

Sahi biz aşka dönelim en iyisi?Nedir bu aşk dedikleri?Kim tarif edebilmiş ki ben edebileyim?Ama illaki bir iki cümle söylemek gerekirse işte size...Aşk'ın sadece bence,iki tanece tanımı..Sevgiler...

 

*Aşk göz göze gelip aynı şeyleri düşünüp; aynı şeyler gülüyor olabilmektir.

 

*Aşk dünyanın en güzel iki gözüne bakıyor olabilmektir.

 

                                                                                                 Ahmet Demir     26 Haziran 2007-Salı

   

 

June 19

(15)Nominalizm Nedir?

 

 

Nominalizm Nedir?
Genel kavramları gerçek saymayıp birer addan ibaret bulan öğreti... Nominalizme göre genel kavramlar(tümeller), bir takım seslerden başka bir şey değildirler, bunlar insanların düşünce biçimlerine yakıştırdıkları birer addır ve hiçbir gerçeklikleri yoktur.

XI. yy da Compregne papazı Rascelin tarafından ortaya atılan bu düşünce kiliseyi büyük bir ölçüde etkiledi. Çünkü bütün dinler temel kavramlar üzerine kuruluydu ve bu düşünce böylece dini gerçek saymıyordu. Bu yüzden orta çağ boyunca nominalizmi savunan kişiler ve buna karşın genel kavramlarının gerçek olduğunu savunan “gerçekçiler”arasında kavgalar, tartışmalar olmuştur.

Platoncu ve Aristotelesçi gerçekçiliğin bağnaz dinsel inançlarla bir arada düşünüldüğü orta çağda nominalizm dinsel sapkınlık olarak nitelendirildi. Ama dinsel sonuçlar bir yana, nominalizm, Platoncu gerçekçiliği düşünmenin ve genel terimler kullanarak konuşmanın ön gerçeği olduğu savını reddeder. Öte yandan Aristotelesçi gerçeklik kabul edilmiyor gibi görünse de Thomas Hobbes gibi ılımlı düşünürler tikeller arasında bazı benzerlikler olabileceğini ve bunları tanıtlamak için genel bir sözcüğün kullanılacağını yoksa konuşma ve düşünmenin olanaksız olduğunu ileri sürerler

Adcılık her ne kadar düşünmeyi ve konuşmayı zihinsel imgeler ya da dinsel terimler gibi simgelerle açıklıyorsa da düşüncenin simgelerin doğru kullanımının ötesinde kalan yanı adcılığı bir tür kavramcılığa yöneltir. Bu nedenle kavramcılık arasındaki fark açık seçik belli olmaz.

  http://www.geocities.com/temelfelsefe/nominalizm_nedir.html

Yukarıda yazılar benim değil tabiki ve ben yıllar önce lise 2.sınıfa devam ederken "nominalist" kavramının ne anlama geldiğini bile bilmeden kendime "nominalist" nick'ini seçmiş bulundum."Nominal"sözcüğü beni nominalist'e ulaştırdı.O da şöyle ki lise 2.sınıfta gramer hocam Ergül Başak İngilizce'deki isim cümleciklerinin diğer adının "nominal clause"lar olduğunu,ve üniversite de o şekilde öğreneceğimizi söyledi.Daha karşılaşmadım belki bu yıl öğreniriz.Bundan kısa süre sonra nominal'in sözde ve ismen var olan;gerçekte olmayan anlamına geldiğini öğrendim.Bu anlamı ben kendi kişiliğimle örtüştürdüm ve kendime giydirdim bir anlamda.Kendimi bir birey olarak önemli görürüm.Kibir değil bu;ama mütevazilik anlamı var bana göre nominalist'te...Bilmem ne  kadar doğru...Kimse korkmasın,nominalistten kimseye zarar gelmez.Bu zararlı yada sakıncalı bir öğreti değildir.

June 15

(14)RADYO&SİL BAŞTAN "LE PERFUME"

RADYO & SİL BAŞTAN “LE PERFUME”

 

          Radyo; benim en eski ve de en sadık dostum… TRT’nin rolü çok önemli. O çok büyük bir okul… Benim ilkokulum TRT. Radyo Tiyatroları, Arkası Yarınlar,’’Bir Roman Bir Hikâye’’çocukluğumdan hatırladığım programlar. Çocukluğumla ilgili hatırladığım; daha doğrusu okuma-yazmayı öğrendikten sonra hayatımda hep radyo oldu. Şimdi de var; ama maalesef şimdilerde televizyon, bilgisayar ve dolayısıyla internet artık hayatımıza o kadar fazla girdi ki, radyoya ayırabildiğimiz zaman çok çok az olur hale geldi. Radyo’nun daha az olduğu bir hayat demek hayal dünyamızın da bunun paralelinde kısıtlı olması demektir. Televizyonda her şey çok hazır olarak veriliyor, bize hayal edecek, düşünecek bir şey kalmıyor. Oysa radyo’daki bir tiyatro oyununu düşünelim; oradaki bir karakter herkesin gözünde çok farklı, herkes karakteri farklı görüyor. Aynı romanda olduğu gibi... Karakterlerle o kadar bütünleşiveriyoruz ki artık onlar hayatımızdan birileri oluveriyorlar. Roman bitince sanki hepsi ölmüş gibi oluyor. Onların gitmesine izin vermek istemiyoruz; onların artık bizden uzak olacağını hazmedemiyoruz. Radyo’daki bir tiyatro ya da oyundaki karakterlerle de aynı durumu yaşarız. İlginç olan da karakterin ruhsal durumu herkesçe aynı olarak bilinse de fiziksel görünüşü farklıdır; ya da onu tanıdığımız birine benzetiriz. Herkesin hayalinde ayrı bir kahraman olur.

         Radyoyla ilgili olarak hatırladıklarım ilkokula giderken evde televizyon olmadığından TRT Radyo 1’den Orhan Ayhan, Levent Özçelik, Yalçın Çetin, Murat Ünlü, Hüseyin Başaran, Tansu Polatkan… gibi müthiş spikerlerden futbol maçlarını dinlememdir. Onlarında ayrı bir güzelliği vardı. Aklımda farklı pozisyonlar ve goller. Acaba gol nasıl atıldı?

        Şimdi artık çok fazla özel radyo var ve maalesef çok kaliteli yayınlar da yapılmıyor. Mutlaka çok geniş hedef kitlelere hitap edebilen radyo programları da var; ama bunlar daha çok aktüel olayların farklı açılardan esprili bir şekilde yorumunu yapan, geceleri çok ahlaki olmayan ama benim de aslında sevdiğim programlar. Muzo’nun programını kastediyorum. Adam haklı yani 20 yaşını geçmiş bir insan ve sokakta her yerde küfür; o da argo konuşmuş çok mu…(Bunu kendisi söylüyor)Radyolarda yayınlanan müzik programları da daha doğrusu öyle programlar yok; yani müzik programı adı altında… O günlerde popüler olmuş bir şarkıyı bir günde onlarca kez dinliyorsunuz… Belki çok genel anlamda o şarkı tutulmuş olabilir; ama bence marjinal fakat gerçek müzik zevki olan insanlar sanırım onları diğerlerinden ayıracaklardır. Daha nostaljik şeyler de yada son 15 yılda popüler olmuş şarkılar da çalınabilir bence… Bizim ülkemizde maalesef sürü psikolojisi, hatta onun daha da tuhaf bir hali var. Demek istediğim gündemde ne varsa ya da ne popülerse sanki bütün insanlar onu sevecekmiş ya da illaki onu takip edecekmiş gibi bir hava var. Mesela “Kurtlar Vadisi” ve “Lost” çılgınlığı almış başını gidiyor. Bu arada sözümüz meclisten içeri; herkes üzerine alınabilirJÇok özgün şeyler üretilmiyor. İnsanlar uyutuluyor ve o sürü içindekiler adeta bir koyun gibi yönetiliyor gidiyor işte…

                                            *****

       Dün bir alışveriş merkezinde gezerken Kozmetik reyonuna gittim. Giderken şöyle bir durdum; çünkü bayan reyonu idi. Orada gezinirken bir parfümün üzerinde”men”yazıyordu. Aynı parfümün açık olanından elime sıktım. İlk önce çok hoşuma gitmedi; ama onu tekrar koklayıp kokusunu çok sevdiğimde ben tramvayda çoktan yurdun yolunu tutmuştum. O koku bana her şeyi unutturacak; öyle düşünüyorum ve kokuların etkili olduğunu bilirdim ama beni bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmezdim. Şimdi ilginç bir durum var yani bir neden parfüm ya da esans işte her neyse kullanırız yani başkaları için ama ben kendim için kokmayı da çok seviyorum. Yarın gideceğim o onu alacağım tabi yerini tam olarak bulabilirsem. Hani insan her seferinde ilk zaman aklına gelir. Yani bir şarkıyı dinlediğinde mesela onu ilk dinlediğindeki ruh halinde gibi hisseder kendini. Kokular içinde öyledir. Ben bugün çok mutluydum nedense özel bir nedeni de yoktu aslında… İşte ben o parfümü alıp onun kokusunu her hissettiğimde mutlu olacağım ve daha önceden az da olsa yaptığım hataları unutacağım. Âşık olduğum bütün kızları bir yana atacağım. Yaşayıp ta kendimi ifade edemediğim birçok platonik aşkın yarasını da onunla beraber atıp gideceğim. Yeniden, sıfırdan bir hayata merhaba diyeceğim. Bilmem bunu başarabilir miyim?                                                       Ahmet Demir/15.06.2007

May 15

(13)ARA

Haftalık yazılarıma ara veriyorum film arası gibi kısa sürer umarım.Gösterdiğiniz yoğun ilgiden dolayı teşekkür ederim:)Sevgiyle kalın.En kısa sürede buluşmak üzere...
May 07

(12)Etkili İletişim

       ETKİLİ İLETİŞİM / Ahmet Demir

 

            İletişim ilk önce konuşmadır; ama konuşmanın olmadığı yerde iletişim yoktur diye bir şey söylemekte yanlıştır. İletişimin yetersiz olduğu bir toplumda iletişim kazaları olur, bunlarda insanlar arasında anlaşmazlıklara, kavgalara ve benzeri hoşnutsuzluklara neden olur. İnsanlar etkili iletişimde bulunurlarsa onların içerisinde bulunduğu aile sağlıklı bir temele oturmuş olur. İnsanların iletişime önem verdikleri toplum sağlıklı ve medeni bir toplumdur. Hemen hemen her zaman rastladığımız ve duyduğumuzda üzüldüğümüz birçok olayın altında iletişim eksikliğinin yattığını görürüz. Toplumların refah ve mutluluk içinde olmaları önemlidir, bunda şüphe yok… Bunu gerçekleştirmek için toplumu oluşturan her bir bireyin etkili bir iletişim yapabilmesini sağlamak için üzerimize düşen görevlerimizi kusursuz bir şekilde yerine getirmemiz gerekiyor.

          Bu görev insanındır; insanlar içinde de insanı ilk önce yetiştiren ve hayata hazırlayan okul öncesi dönemde çocuğun dünyayı ilk tanırken yanında olan aileye; aile içindede anneye düşmektedir.“İnsanın anavatanı çocukluğudur”,diye bir söz vardır. Bu anlamda annenin çocuğun yetişmesindeki önemini açıklamak hiçte zor olmasa gerek. Bu işi sadece anneye yüklemekte doğru değil; baba ve diğer aile bireyleri de bunda etkilidir. Baba babalığını yapıp çocuğa örnek davranışlar kazandırmalıdır. Babanın yapması gerekenleri anneye bırakmamalı ve çocuğun küçüklükten aile ve toplumdaki rolleri etkili bir şekilde kavramasını sağlamalıdır. Anne-babanın ortaklaşa yapması gerekenler de vardır. Örneğin çocukların gözü önünde tartışmak ve kavga etmek çok yanlıştır. Çocuklar Duymasın dizisinde Haluk ve Meltem’in”mutfak”deyip tartışacaklarında oraya gitmeleri buna doğru bir örnek ve modeldir.

          Ailenin rolünün en önemli rol olduğunu söyleyip diğer önemli bir etmen olan toplumdan söz etmek istiyorum. Toplum içindeki hayat ömür boyu sürecektir. İnsan sosyal bir varlıktır. Toplum içinde yaşamak kaçınılmazdır. İnsanlar da konuşa konuşa anlaştığına göre ve oda ancak iyi bir iletişimle olduğuna göre iletişim bir kez daha önemli hale gelmiş durumdadır. Toplumu da ilk önce okul yaşamı olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü insanın topluma ilk adımı okul yaşamıyla oluyor. Okulda sizin çocuğunuz ne kadar iyi yetiştirilmiş ya da terbiye edilmiş olursa olsun diğer insanların çocuklarını yeterli biçimde yetiştirmemiş olmaları sizin çocuğunuzun onlardan etkilenmesine neden olur ve model olarak onların davranışlarını alır ve kötü alışkanlıklar kazanabilir. Bunlardan çocuğunuzu çekip çıkarmak zor olabilir. Bazen gerçekten çaresiz kalırsınız. Mesela çocuğunuzun daha ilköğretim çağlarında tiner çektiğini ya da uyuşturucu kullandığını düşünün. Ne kadar zor ve acı bir durum. Aile bundan çocuğunu kurtarmak isteyecektir; ama bu o kadar kolay olmayacaktır; çünkü vücudun bağışıklık sistemini yok saymak mümkün değildir. İşte burada sizin(anne-babanın)görevini yerine getirmiş olması yetmiyor. Aile-Okul-Toplum üçgeninde her bir birimin üzerine düşen görevleri ya da davranışları kusursuz bir biçimde yapması gerekiyor. Bozuk insanların olduğu toplum bozuk toplum oluyor; çünkü bozuk insanların düzgün olanları bozmayacağının bir garantisi yok ve iyileri de harcama durumu söz konusu maalesef…

                                                      Ahmet Demir       08.05.07-Pazartesi

 
No list items have been added yet.
No list items have been added yet.
No list items have been added yet.